Zeitgeist, zeitgebere karşı mı?



14-08-2020 07:43


Nurettin Abacıoğlu

Zeitgeist ve zeitgeber; işte size iki Almanca sözcük.

Kuşkusuz, bunların her dilde bir karşılığı var. Ne ki ve ilginç olarak, neredeyse her dilde kavramsal olarak bu sözcükler, kalıp olarak Almanca halleriyle kullanılıyor.

Şair Edgar Allan Poe’nun meşhur bir şiiri vardır:

“Senelerce senelerce evveldi” diye başlar…

Ve devam eder…

“Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı; “bileceksiniz”

İsmi; Annabel Le…”

İşte, şiirin başlangıcındaki, “bileceksiniz” kelimesinin yaptığı çağrışımdan yola çıkarsam, acaba açıklayıcı olur mu?

Bileceksiniz “zamanın bir ruhu” vardı, onu da “zaman vericisinin” yarattığı gibi desem, bilmem yukarıdaki kelimeler, bu halleriyle okuyana anlam olarak şimdi bir şey ifade eder mi?

Zeitgeist…

Zeitgeist, Türkçeye “zamanın ruhu” diye çevriliyor.

Yani kavramsal bir köken olarak, Hegel’in felsefi yazılarında yer alan Almanca “zeitgeist” sözcüğüne dayanıyor. Hegel, Alman idealizminin ve rasyonalizminin (akılcılık) öncüsü olarak, dış dünya ile zihni özdeşleştirir. Ve dış dünyayı görünüş olarak değil, “geist” (tin) olarak yani aklın kendisi olarak ele alır. Bağlamıyla da deney değil, düşünce ile kesin bilgiye varılabileceğini savlar. İşte bu alan içinde, düşüncenin zamanla hem değişime uğradığını ve hem de zamanı içeren bir tin olarak da yeniden şekillenebildiğini öngörür. İşte zeitgeist, daha sonraları da pek çok düşünür ve filozof tarafından aynı terminolojik anlamda hem kullanılıyor ve hem de geliştirilegeliyor.

Kısaca Hegel bir “zamanın ruhu” olduğu varsayımına nasıl erişiyor?

Hegel’e referans olan ve zeitgeist (zamanın ruhu) dediği zaman dilimi, “o” belirli zaman dilimindeki toplumsal ruh halini, düşünce sistemini ve sistemle yoğrulmuş duygu ve davranışlar bütünlüğünü içeriyor. Atıf olarak, zamanın ruhuna işaret ettiği zaman evresi de, 1789 Fransız İhtilalinin kapı açtığı 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başındaki toplumsal altüst oluş çağıdır. Bu altüst olma ya da geçiş döneminde, geçmişin izleri ile geleceğe ilişkin yeni beklentilerin arasında sıkışan, toplumsal değişim ve dönüşümün karmaşası ve buna ilişkin toplumsal bilinç durumunu inceleye gelen Hegel, bu kavramı düşün dünyasına kazandırmıştır. Yani, eskiden yeniye (geçmişten-geleceğe) uzanan bir zaman aralığındaki, toplumsal “geçişsel bilinç” hali, kendini, “o” zamanın ruhu olarak inşa etmektedir.

Hegel sonrası düşün-felsefe tarihine bakıldığında, “zamanın ruhu” giderek ayakları üzerine daha iyi oturur. Pek çok düşünür, o “zaman-ruh” alanının, egemen özelliklerini ve ayrıntılarını daha belirginleştirecek ipuçları yakalar. İnsanlık tarihinin içindeki farklı zaman dilimlerinin temel özelliklerini, düşünsel, siyasal, iktisadi, kültürel, etik ve hatta dinsel atmosferi içinde, üstyapısal olarak, daha somut kurgulayabilir hale gelir.

Günümüzde bu kavram, toplumsal yaşama egemen, bütüncül etmenlerin yarattığı, genel bir ruh hali ve toplumsal bilinç-zihniyet şeklinde özetlenebilecek bir içeriğin karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Zamanın ruhu ile Marks, bir pota içinde değerlendirilecek olursa, yine Marks, toplumsal yapılar içinde sınıfsal dönüşüm ve kopuşları, tarihi materyalizmin, diyalektik gelişim çizgisi içinde ve en açık biçimde tanımlayabilmiş bir bilimci olarak en önde gelmektedir. Hegel düşüncesini ayakları üstüne kaldıran da Marks’tan başkası değildir.

Tarihsel kayıtlara bakıldığında, uygarlık, avcı-toplayıcı ilkel komünal toplumlarla başlar. Takip eden evre, “hayvancılık, tarımcılık ve barbarlık dönemi” olarak gelişir. Bunu “köleci devlet dönemi”, sonra “feodal devlet dönemi” ve günümüzde de kapitalizmin çeşitli tezahür biçimlerini içeren, başlangıçta “sanayi devrimi ve ulus devletle” ve aynı sürecin yeni tezahürü olan “bilgi-iletişim dönemi” takip etmektedir. Marksgil tahlile göre, kapitalizmin evrileceği sonraki dönem olan “sosyalizm ve komünist toplum” inşası, kapitalizm çağının içine deneyim olarak kimi örnekleriyle yaşanmış ve kimi örnekleri bakımından da köklerini ileri salmış, ancak zamanın ruhunu yakalamada sırasını bekleyen gelişim evreleri olarak durmaktadır.

Günümüzün zamanının ruhu, kapitalizmin kendisidir. Önceki dönemlerin toprak beyi ve oradan palazlanmış aristokrasisini alaşağı eden burjuvazi, sınıfsal olarak zamanın ruhuna damgasını vurmuş “egemen sınıf” olarak biçimlenir. Sistemin kendisini yeniden yaratıcı antagonist sınıfı ise, proletarya ve geniş emekçi kesimlerdir. Kısaca halk sınıfları diye de özetlenebilecek bu kesimin, ara katmanlarını ilmek ilmek yazmak gerekirse de şimdilik yer kısıtı nedeniyle bununla kifayet etmek de gerekir. Egemen sınıf olarak burjuvazinin, zamanın ruhuna vurduğu damga ise “hepimiz aynı gemideyiz” belgisi ile artı değere el koyma veya sömürüyü maskeleme ideolojisidir.

Mesele, elbette bu denli basit ve yüzeysel değildir. Ayrıntısı çoksa da anlatmak için burada başka yer de yoktur.

Şimdi bir es çekelim; biraz da diğer başlığa bakalım…

Zeitgeber… 

Bu Almanca terim, İngilizceye “time giver” olarak çevrilmektedir. Türkçesi ise kulağa çok aşina olmamakla beraber, kısaca “zaman verici” olarak tercüme edilmektedir.

Demek ki neymiş; ele avuca gelmeyen, varlığından ancak sezgi olarak haberdar olduğumuz zamanın, bir de vericisi olduğu anlaşılmaktadır.

Zeitgeber, zeitgeist gibi, sosyal bilimler bakımından şimdilik toplumsallık atfedilebilen bir kavram değildir. Belki bundan sonra kullanılmaya başlanabilir.

Kökeni, biyolojik bilimsel bir alan olan “kronobiyoloji” ile ilgilidir. Canlılar ve insan bedeninin günlük (sirkadiyan) biyolojik ritimlerinin düzenlenmesinde, bir işaret görevi gören ve ritmik olarak oluşan doğal görüngülere (fenomen) verilen tanımsal bir isimdir.

Bunu duyunca, kimse bunu da nereden icat ettin diye, pes dememelidir!

Söz gelimi örnekler arasında “ışık” bir zeitgeberdir. Işığın, biyolojik olarak zaman işareti olmasının doğal ve olgusal iki biçimi vardır. Bunlar da aydınlık ve karanlıktır. Bu iki tür olgunun da biyoloji ile bir ilgisi olmayıp, dünyanın kendi ekseni etrafında ve güneşin etrafındaki dönüşüne bağlı ışığı görüp-görmeme ile ilişkisi bulunmaktadır. Bu 24 saatlik dönüş ritim ve merasimi, canlılara gündüz ve geceyi yaşatır. İnsanlar bakımından, günün yarısı, gündüz aktivitesini, öteki yarısı ise, akşam-gece ve uyku periyotlarını içerir. İşte, bir zaman vericisi olarak ışığa bağlı biyolojik ritim süreçlerimiz de bedenimizde yeniden ve yeniden düzenlenir durur. Kısacası, hayatın içinde sürdürdüğümüz, ömürlerimizin anahtar-kilit görüngüsü (fenomeni) bu döngüye dayanır.

İnsan bedeni iki alana yayılan, zaman verici işaretlere muhtaçtır. Bunlardan ilki, vücudun içinde cereyan eden ritim süreçleridir. Bunlara “endojen eşzamanlayıcılar” (senkronizatörler) denir. Örnek olsun, boş geçmeyelim; hormonlarımız içsel, yani endojen olan eş zamanlayıcılarımızdandır. Bir de çevresel olanlar vardır ki bunların terminolojik adı da ekzojen olanlardır.

Zeitgeberler, bu anlamda fotik (ışığa bağlı) ve fotik olmayan (ışık içermeyen) zaman vericiler aracılığı ile gün boyu ve kuşkusuz bir ömür boyunca, her an yeniden düzenlenir. Toplamın diğer örnekleri nelerdir derseniz, ışığın dışında, atmosferik koşullar ve bağlantılı olarak mevsimler, hem çevre ısısı ve hem de beden sıcaklığı, kullandığımız ilaçlar veya beslendiğimiz diğer gıda maddeleri ve bunları içeren yeme alışkanlıkları, sosyal etkileşme, günlük bedensel aktivite ve egzersiz “zeitgeber” olarak sayılan ögelerin bütününü temsil eder.

Yani canlı, ister insan olsun, isterse başka bir biyolojik varlık, sosyalleşme sürecinin ilk basamağında önce yaşamak durumundadır ki sonrasında da zamanın ruhuna göre toplumsal ilerlemesini sürdürebilsin.

Kim, kime karşı?   

Zeitgeber ile zeitgeist birbirine karşı değil iç içedir.

Dedik ya non-fotik olan zaman vericilerinden birisi “toplumsal etkileşmedir”. Yani toplumun biçimlendirilmesi; yani toplumun ortak bir akıl, davranış biçimine yeniden düzenlenmesi. Ve sonuçta bütün bir toplumun egemen sınıfın ideolojisi ve kültürel değerlerine konsolide edilmesi…

İşte sosyal etkileşimin, en önemli bir zaman vericisi sayılmasının gizi, tam da burada saklıdır. Zamanın ruhunu, bu zaman vericisi yaratır durur…

Şimdiki zamanın ruhuna damga vuran, kapitalist iktisadi üretim süreçleridir. Öyleyse kim kimle, hangi insan, sosyal bir varlık olarak, o toplumsal yapılanma içinde, hangi sınıfla etkileşecektir?

Gündelik yaşamın içinden iyi biliyoruz ki ya işveren-sermaye bölüğünde bulunuyoruz ya da iş gücümüzü, emeğimizi gündelik geçim kaygusu ile işverene satarak yaşıyoruz. Fabrikada, tarlada, iş yerinde çalışırken, işvereni kendimizle beraber, üretim hattında ter dökerken görmekten ziyade, onun için ürettiklerimizden, onun elde ettiği kârı, daha da büyütme yönetimi için çalıştığını izliyoruz. Zamanın ruhu, zaman vericinin rehberliğinde, toplumsal bir etkileşim inşa ederken, iki bölük arasında, arası bir türlü kapanmayacak bireysel ve sınıfsal eşitsizlikleri de derinleştiriyor; geliştiriyor.

Kronobiyolojinin, bilimsel olarak ciddi ilgi alanlarından birisi vardiyadır. Vardiya, sekiz saatlik bir iş gününün, 24 saat boyunca üç kez tekrar edilebilmesini olanaklı kılar. Yani üretim zinciri, işveren adına günde üç defa yeniden kurulur ve kesintisiz bir çalışma zamanı ve kârlılık sağlar. Üç iş vardiyasını içinde barındıran 24 saatlik bir günde, vardiya emekçisi, kendi biyolojik zamanının ve ritminin olağan koşullarının dışında, yani gece-gündüz çalışma zorunluluğunu taşırken, işveren normal uyku-uyanıklık periyodunu, kendi sağlığını tehlikeye sokmadan ve üretilen mal ve hizmetten elde ettiği kârı üç misli arttırarak yaşamı sürdürüp durmaktadır.

Ondan sonra da kafalara dökülen çimento, zamanın ruhu olarak, “hepimiz aynı gemideyiz” belgisi olmaktadır!

Zor soru ve zor cevap şudur! Zaman sınıfsal mıdır?

Kim bilir demeyeceğim!

Sabrederek buraya kadar geldiyseniz, cevabını da yaza geldiğim anlaşılmıştır herhalde…

Toplumsal esenliğin yegâne koşulu, toplumsal eşitsizliği ortadan kaldıracak yeni bir uygarlık çağının üretici emekçilerin eliyle yaratılması zorunluluğunu içinde taşımasıdır.

Öyleyse, sadece üretim araçları ve teknolojisinin sahipliğini değil, ondan önce zeitgeistle, zeitgeberin sahipliğinin, emekçiler elinde nasıl olacağını yeniden düşünmek ve harekete geçmek sırasını kaçırmamak da gerekmemekte midir?

Cevap kendi ellerimizle irademizi nasıl koyacağımıza bağlıdır!

Böylece, bu yazı da bunları dert edinenlerine yazılmış olmaktadır…

nuriabaci@gmail.com