Yüreğin yangını, yasta değil, şafaktadır...



07-05-2020 09:22


Nurettin Abacıoğlu

Biraz önce, Sağlık Bakanı, basın toplantısında, “Korona” günlerinin ikinci basamağına eriştiğimizi açıkladı. Vaka sayısında günlük yüzde 2,3 bir artış olmakla beraber, mücadelede elde edilen başarı nedeniyle, normalleşmeye alıştırma turlarına geçeceğimizi söylüyor.

İyi haber diyelim. O sınırları sıkı tutulmak istenen “normalleşme” esnemesinin, yeni pandemi dalgalarına neden olmamasını da dileyelim.

Bu hafta Korona’sız bir yazı olsun diye şerh de düşüp, devam edelim…

***

6 Mayıs 2020,

6 Mayıs, takvimde herhangi bir tarih olmaktan 48 yıl önce çıktı. Tabii ahalinin tümü için değil.

Öyleyse, kimler için mi?

İçini doldurmada bir yığın esneklik ya da gevşeklik taşımasına karşın, kendisine bir niteleme atfeden kesimler açısından.

Türkiye ahalisinin, siyasi genel eğilim olarak sağı temsil eden bir muhafazakâr, milliyetçi kanadı var. Diğeri de siyasal olarak kendini solda gören Kemalist, ilerici, devrimci, sosyalist, komünist, laisist, yeşil-çevreci ve pek çok farklı fırkada gören kesimlerini temsil ediyor. Sosyolojik olarak dünyadaki halkların temsili benliklerine uygun bir farklılaşma…  

Sözüm bu ikinci kesim içindir.

6 Mayıslarda, bu kesim, 48 yıl önce bu ülkede gerçekleşmiş bir idam olayının, neredeyse her yıl dönümünde Denizlerin yasını tutuyor ya da bileylenmesini daha derinden hatırlıyor ve anıyor.

“Denizler”, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı da kapsayan genel bir anı adıdır…

İstatistiği var mı (?) bilemiyorum ama o idam olayından sonra doğan ne çok çocuğa “Deniz” adı verildiği, hep bir efsane gibi anlatılır.

İnfaz olayını izleyen, 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı emekli tümgeneral Ali Elverdi, "İdam sehpasında bile komünizm propagandası yaptılar" demişti. Sonrası, bu zat 86 yaşında yediği yemek, soluk borusuna kaçınca, solunum yetersizliğinden öldü. Ne garip tecellidir. Boğulmanın çeşitleri…

Diyeceğim şudur! Ali Elverdi’yi, bizim nesil iyi hatırlarken, bugün adını bileni yok. Oysa, adı Deniz olsun, olmasın, sonraki nesiller Denizleri biliyor ve hala hatırlıyor…

***

Bir küçük anekdot daha…

Halit Çelenk; Denizlerin avukatı diye bilinen büyük bir hukukçu ve yurtseverdir.

En önemli davası; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yargılanarak idama mahkûm edildiği THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) davasıdır. İdam sırasında, yanlarında bulundu. Deniz Gezmiş'in idamında “…87 yıllık yaşamda geçirdiğim en kötü zaman dilimi olan o dakikalardaki çaresizliğimi sizlere anlatamam…” açıklaması hiç unutulmamıştır.

İnfaz olayının tüm ayrıntılarını, hemen olay akabinde kızı Serpil Çelenk Güvenç’e yazdırmış ve hepsinin korkusuz ve yiğitçe söylediği son sözlerin de çarpıtılmadan bugün hafızalara kazınmasını sağlamıştır.

Sonra, 2011 yılının bir 5 Mayıs’ında, bu dünyadan o da geçti. Oğulları gibi gördüğü Denizlere, 6 Mayıs’ta aynı gömütlükte, Ankara-Karşıyaka’da kavuştu. Bu da başka ve hayatın sonuna, ne ilginç bir nokta koyuştur…

İdam edildiklerinde, Denizler 25 yaşları dolayındaydılar. Yaşasalardı, şimdilerde 70 li yaşlarını aşkın olacaklardı ve muhtemelen, şu Korona günlerinin, 65 yaş sonrası, evde izolasyon yasaklıları olarak bu pazar gününü ve yürüme mesafesinde havalandırmayı bekliyor olacaklardı…

***    

Coğrafya ve kuşkusuz yaşanılan tarih, sosyal olarak bir kaderdir.

O kaderin içinde, her devrin kuşakları ve yaşananlar da ancak öyle bilinip, öyle analiz edilebilir...

Sosyal olarak ilericilik, devrimcilik önce emekten yana olmanın belirlenimini içinde taşır. Sonrası da dünyayı ve yaşanan coğrafya parçasını, insana yaraşır, sömürü ve eşitsizliklerin olmadığı bir aydınlık olarak tanımlar ve oradan hayatın içine yürür.

Böylelerini içinde barındıran bir 68, bir 78 kuşağı, kendi geçmişimize bir güzelleme değil, bugün durduğumuz yerde, neden durduğumuzun biricik nedeni ve göstergesidir de.

***

Denizler kısacık ömürlerinin içinde, Türkiye’nin 50’lerden sonra girdiği emperyalist-kapitalist boyunduruktan kurtuluşu için çareler düşünen ve bunu örgütlü, eylemli bir yola tahvil ederken, yaşadıkları toplumun gerçeklerinden ve değerlerinden kopmadan kendi kişisel gelişimlerini de ileriye doğru taşıdılar.

Öyleyse bunları da bilerek bu yiğit insanları öyle anmak gerekiyor…

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yaşam öyküleri birçok beraberliği ve benzerliği içinde taşıyor.

Deniş Gezmiş’in hikâyesi, gençliğe adım attığı bir evre olan 1966’da, İstanbul’da Hukuk Fakültesi'ne girişle başlıyor. Hem öğrenci gençlik örgütlerinin içinde ve hem de Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) çalışmaya başlıyor. Sonra “Denizler” olmaya doğru, bir genişleme süreci. Arkadaşları, yoldaşlarıyla tanış ve buluşması. Ondan sonra “Denizler” olarak anılacakları bir süreci beraber yaşamaya başlamaları…

Yusuf ve Hüseyin ise, 1966 ODTÜ girişlileri olarak buluşuyor.

Denizle Yusuf ve Hüseyin'in buluşması 1969 Amerikan Elçisi Komer’in arabasının ODTÜ’de yakılması olayıdır.

Komer, ODTÜ ektörü Kemal Kurdaş tarafından, üniversiteye parasal destek olabilir umuduyla davet edilir. Ne ki, geçmişi, ODTÜ’lü öğrenciler ve Denizler tarafından da iyi bilinen Komer, Vietnam Savaşı sırasında, bir CIA görevlisi olarak, Güney Vietnamlıları, Amerika tarafına kazandıran bütün çalışmaları organize etmiştir. 68 model Kadillak bir arabayla üniversiteye gelen elçi, rektörle görüşürken dışarıdaki protesto gösterileri, arabanın devrilip yakılmasına kadar uzar gider. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve Taylan Özgür dâhil yedi kişi için, tutuklama kararı çıkar. ODTÜ’lü üç bin genç dilekçe verip, o olayın gerçekleştirenleri oldukları hakkında kendilerini ihbar eder.

Denizler, 1968’de, 6. Filo'nun İstanbul limanına gelişinin, protesto eylemleri ve örgütçüleri arasında bulunuyorlar. Karaya çıkan askerleri denize dökme eylemi dâhil…

O sağcı kesimler ki, 68 muhafazakârları ve milliyetçileri,  o zaman, bu gençlerin önünde taşlı sopalı, “filoculuk” taraftarlığı yapıyorlar…

Kısacası soldan 68 kuşağı, Türkiye’de, kimlik anlamında kendi çatısını örmeye artık başlamıştır.

Tabii 68 Kuşağı, sadece bu memlekette değil, Avrupa’da da, özellikle Fransa’da başlayan solcu-ilerici gençlik hareketinden de adını alır. Yani coğrafyalar, o nesillere ortak bir kader gibi kimlik de kazandırmıştır.

Yine 68'li yıllarda, Denizleri başka bir eyleme öncülük yaparken görüyoruz. Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenliyorlar.

O yıllar, henüz, kimi solcularla, Mustafa Kemal arasında, bir ayrışmanın olmadığı yıllar. Kendine Kemalist diyenler, kendini Atatürkçü görenler, o nedenle de Denizleri, Kemalizm’in sembolleri arasında hep görüp gelmiştir…

Kıbrıs için de Denizlerin adının önemini, Kıbrıslı bir akademisyen arkadaşımdan öğrendim. Anlatısında diyor ki, “Kıbrıs’ta 67 Geçitkale Katliamı'ndan sonra, 22 Kasım 1967’de İstanbul’da öğrenci örgütlerinin düzenlediği 'Büyük Kıbrıs Mitingi'nde Deniz Gezmiş ve arkadaşları…” örgütçü ve yurtsever tutumlarını sergiliyor. Yani solcu, Denizler toplumsal değerlerin içerisinde, emperyalizme karşı ikinci kurtuluş olarak gördükleri eylemliliklerini bir yandan sürdürürken, bir yandan da kişisel evrimlerinde yol alıyor.

Denizlerin 69'lu yıllarda Filistin Kurtuluş Örgütü içinde eğitimden geçtikleri bir zaman dilimi de var.

Sonra kendilerini, “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu-THKO” adını verdikleri bir örgütlenme içinde yapılandırıyorlar. Ve 1971'de Tuslog’da görevli dört Amerikan askerinin kaçırılması olayı. Takiben Nurhak dağlarına giderken Şarkışla’da ihbarla yakalanmaları, yargılanma ve 1972 de idamlara uzanan kısacık bir hayat hikâyeleri…

Yani yurtseverlik değerlerinin önce Kemalizm’le harmanlandığı ve oradan sol-devrimci, sosyalist bir kimliğe uzanan hayat öyküleri…

Biyografi yazmadığıma göre, burada sonlandıralım…

***

Şimdi gelelim, Denizlerin, illegalde yaptıkları çalışmalara karşın, bu “coğrafya kaderi ve içinde yaşan kültür” meselesi ile bugünün halkçı ve sol kesimlerince, nasıl da yiğit sayıldıklarının bir analizini yapma çabasına…

70'ler döneminin kapanışı, yeni bir “Neoliberal küreselleşmeci ideolojiyle” baştan bir parantez olarak açılmıştır. Açılımın Türkiye’deki tezahürleri, 12 Eylül faşist darbesi ve darbenin gerçekleşme fişeği, hemen öncesindeki 24 Ocak kararlarıdır.

Neoliberalizmin, o dünyayı küresel köy olarak ve ulus devletlerin bittiğini vazetmesi üzerinden bir kırk yıl geçmiş ve neredeyse, ideolojik adın, küresel ölçekte lanetlendiği bir aşamaya gelinmiştir.

Hele şu pandemiden sonra sorgulanan, sorgulanacak ve yeniden yapılandırılacak onca başlık ortada dururken.

Elbette sistem, kendini yeniden restore etmek için yeni bulmaya çalışacaktır.

Ne ki, finans-sanayi oligarşisinin elindeki seçenekler daha daralmış gibidir. Hem de merkez ekonomilerin, kendi merkezlerinden ayrışma veya kopuşunu içeren birçok belirteç, ortada serseri mayınlar gibi dolaşmaya başlamışken.

Bir resesyon zaten somut olarak yaşanırken, çöküntünün kaçınılmazlığını da vazeden iktisadi öngörüler çoktan ortalığı kaplamış vaziyettedir.

Elbet bunlar, şimdi burada tartışma konusu yapılacak değildir.

Somut ihtiyaca bir değinme olsun; çıkış, kapitalizmin eşitsizliklerini sadece törpülemek değil ve fakat “başka bir dünya mümkündür” seçeneğini sanki gerçeğe dönüştürmek olarak belirginleşmektedir.

Öyleyse ve yani, sol seçenekler olabilir mi (?) parantezi, neredeyse tartışma gündemine oturmakta ve hatta neoliberal iktisat savunucularının bile, Keynesgil dönüşümlerin şart olduğunu ifade eden görüşlerini okumak mümkün hale gelmiş bulunmaktadır.

Şöyle, böyle yapılırsa, emek ve eşitlikten yana bir toplumsal sistem yaratılabilir tartışması, yine bu yazının konusu değildir.

Esasında şimdi söyleyeceklerim, 5 Mayıs'ta, bu sütunlarda yazan Metin Çulhaoğlu tarafından kısa ve öz olarak anlatılmıştır. Ne ki, pekişsin diye tekraren vurgulanmasının da bir sakınca yoktur. Öyleyse niyet ve kelam sadece şudur:

Birincil olarak, halk sınıflarının niyet ve hareketliliğinin nasıl, ne zaman, ne şekilde olabileceğine ilişkin doğru saptamalar, doğru analiz ve ele alınabilecek gerçekçi bir yol haritasının olması gerekir.

Halk ve sınıf meselesinde, öncelikli kabul, halkın geniş ve esnek kavramsal içeriğinin doğru anlaşılması olmalıdır. Halkın, kavramsal ve kategorik olarak, "milletin" tümünü kapsamaya çalışan ideolojik anlatımlarından sakınmak gerekir. Sınıfsal olarak halk, yönetici sınıf değil, yönetilen ve “emek-değer” yaratan sınıf(lar) olarak anlaşılırsa, bu durumda, “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” kavramları da berraklık kazanmış olacaktır. Emekçi sınıflar veya işçi sınıfı, yaşadığı bunalımların sadece şikayetinde olduğu ve fakat çözüm iradesinin kendi hareketlilik ve kararında olmadığı bir kavrayıştaysa ve tersine, çözümün yönetici sınıflarca önüne koyulacağı beklentisinde ise, önümüzdeki süreçten olsa olsa sermaye sınıfları adına yeni bir “restorasyon” çıkar. Oysa “kendi için sınıf”, yönetilen değil, sınıfsal iktidarını isteyen sınıf olmalıdır. Yani şimdi olduğu gibi ve iktidarda olan sermaye sınıfı gibi…

Bu başlıkta çokça öne konan başka bir ideolojik savrulma veya kandırma da “aynı gemide olunma” meselesidir. Bu söylem o denli aldatıcıdır ki, kaptan köşkünde oturanlar, geminin motor dairesinde çalışanlara ortak bir tasavvur olarak “aynı gemi” masalını anlatmaktadır.

İkinci başlık, eğer seçenek soldan bir iktisadi ve sosyal sistemse, sol, halkçı, sosyalist öznelerin kendi ilke ve programatik yaklaşımlarını sağlama almış ve verili koşulları iyi analiz ederek çeşitli seçenekleri düşünmüş olarak hazır olmalarını gerektirir. Elbette, bu hazırlığın başarılı olabilmesi için ilk basamağa, adı “kendinde” ya da “kendi için” olup olmadığına bakılmaksızın sadece “emekçi sınıf” diye referans atfı yapılırsa da, bu “idealizm” olmaktan öteye geçemeyecektir.

Üçüncü basamak ise, “ne yapmalı” meselesine dair, iktisadi, siyasi, kültürel ve başkaca bütün başlık ve olgulara, hem sınıf farkındalığın ve hem de çözümler seçeneklerinin yansıtılmasını içeren “ara yüzeyler” alanıdır.

Halkın genel geçer ihtiyaç ve isteklerini irdelemeyen ve çözümü onlarla beraber, onun içinde aramayan bütün teorik yaklaşım ve tutumların, halk sınıflarının iktidarına yürünecek bir yol haritasını başarıya ulaştırma şansı olamayacaktır.

Kolay mı?

Bu iş biraz zor ve elbette ki, çözümsüz ve umutsuz değil; olmamalı.

Ama takkeyi, öne doğru koyup, çok çalışmayı da gerektiriyor…

***

Bitirirken…

Denizler neden sevildi ve unutulmadan anılıyor sorusuna geri dönersek;

Halkın ihtiyaç, talep ve arzularını yansıtan bütün eylemlilikleri, onların, halk tarafından, kendilerinden biri olarak görülmüş olmalarına dayanmıştır dersek, umarım fazla abartı yapmamış olurum…

Gidenler, sonsuzlukta ışıklarda olsunlar...

nuriabaci@gmail.com