Yolsuzlukların bir uç yorumlaması: Harekette bereket var…



12-08-2015 09:17


Ergun Çağlayan

İktisatta stok değerler ve cârî değerler vardır. Yani duran, biriken değerler ile akımlar. Sonda yazacağımı başta yazayım: AKP, uluslararası mali sermayenin bir tüccar uçbeyidir. Genç burjuva kemalist cumhuriyetin
tüm birikimini yıkmak ve kendini Ortadoğu’nun sermaye akımlarının bereketine teslim etmek öncelikli ve değişmez amacıdır.

Nasıl olmasın? Devir akım devri. Sermayenin krizinin en önemli sonucu olan sermayenin değersizleşmesi süreci, dünyanın hemen bütün merkez bankaları tarafından “akım” yaratılarak engellenmeye çalışılıyor. Global krizin
patlamasından 6,5 yıl sonra hâlâ bunun işe yarayıp yaramadından kimse emin değil. Şimdilik kesin olan tek kazanım, basılan paranın sadece sermayeye pompalanarak “enflasyon sorunu”nun üstesinden gelinmiş olması.

Ama bu, dünyamızın krizzede alt sınıflarını büsbütün sefil ederken orta sınıfları da daha azla yetinmeye ikna ediyor. Kapitalistler ise en büyük tekeller haricinde daha kötüye gidişin durmasına duacı. En büyük tekellere
baktığımızda onlar, kriz öncesinden bile daha fazla kâr yazıyorlar. ABD’nin en büyük 500 şirketinin kârlılığı bu yıl da yüzde 15 civarında yükselecek. Her yıl beklentilerden daha fazla kâr, borsaları neşelendirmeye devam
ediyor…

AKP iktidarı, onikinci yılını tamamlarken bu sürenin son yarısını “likidite bolluğu” adı verilen bu akımların etkisi altında sürdürdü. Özellikle 2009 sonrası beş yıl, Türkiye’nin milli gelir, kredi hacmi, sanayi üretim gibi çoğu konuda kriz öncesi seviyenin üzerine çıktığını ama eşitsizliklerin, anomali tabir edilen sürdürülemezliklerin arttığını görüyoruz.

Birkaç örnek vermek ve bunun üzerinden tekrar yolsuzluk bahsine girmek istiyorum. Son beş yıllık dönemde milli gelirimiz, cari fiyatlarla yüzde 64 artarak 950 milyar'dan 1,56 trilyon TL'ye ulaşabildi. Barındırdığı eşitsizliklere geçmeden önce bu yüzde 64’ün ne kadar iyi bir rakam olduğu konusunda şüphe sahibi olmak gerekiyor. Nüfus artışı ve enflasyonu çıkarınca bu büyüme maalesef büyük ölçüde budanıyor. Beş yılda yüzde 6,6 büyüyen nüfusumuz ve enflasyon, geriye, reel olarak yüzde 18'lik kişi başı refah artışı bırakıyor.

Kişi başı refah artışının da büyük kısmı inşaat ve finanstan kaynaklanıyor, sanayi üretimi hemen hemen sabit! Tarımsal üretim, kişi başı reel olarak sadece yüzde 8,3 artmış. Sanayinin yarattığı gelir, yüzde 24 artarken
finans kesimi yüzde 37,5 büyümüş!

Birkaç sektörel bilgi verecek olursam: Tarım cari fiyatlarla yüzde 46, sağlık ve sosyal hizmetler yüzde 43, inşaat yüzde 88,5, ticaret yüzde 83, imalat ise yüzde 66 artmış. Tarımsal üretimden, sağlık ve sosyal hizmetlerden iki kat fazla büyüyen inşaat, AKP ekonomisinin lokomotifi konumunda. Bu kadrolar, gerçekten, betondan yeni bir İstanbul boğazı yaparak Türkiye’yi gelişmiş bir ülke yapabileceklerine inanıyorlar!

Hükümetin global ekonomik krizden çıkılmaya çalışılan bir konjonktürde inşaat ve ticarete ağırlık vermesi, nakit akışında bereket vardır siyaseti yönetmesinin sonuçları. Üstelik bunun bir krizden çıkış, veya dipten dönüş
konjonktürü olduğunu, tüm dünyada merkez bankalarının bol para yarattığı, risk algılarının köreldiği bir dönem olduğunu hatırlamakta sonsuz fayda var. ABD Merkez Bankası FED’in 2014 sonundan itibaren faiz yükseltmeye
başlayacağı, bundan birkaç yıl sonra enflasyon konusunda kimsenin kendine bugünkü kadar güvenemeyeceği konusunda ciddi modellemeler yapılıyor.

İşte bu küresel gevşek para koşulları altında karşılaştırmalı rakamlar, bize kişi başı milli gelir artışından iki kat daha hızlı büyüyen bir finans sektörünü ve 3 kat büyüyen toplam kredi hacmini gösteriyor.

Diğer yanda son milli gelir rakamlarında hükümetin Aralık 2013 “paralel operasyonları” sonrası çok övünerek açıkladığı yüzde 4 büyüme içinde yatırımların payının neredeyse sıfır olduğunu görüyoruz. Aynı dönemde
krizin en ağır vurduğu bölgelerden biri olan AB’de bankacılık fonlarının yatırıma yönlendirilmesi konusunda neredeyse her hafta yeni önlemler ve hazırlıklar konuşuluyor.

Yani çağ atladığı iddia edilen, en büyükler ligine aday olduğu söylenen Türkiye ekonomisi, birikim ve yatırım sorunları nedeniyle yavaş büyümesine rağmen, hem her geçen ay daha çok dış kaynağa ihtiyaç duyuyor, hem de
finansal olarak şişiyor.

AKP iktidarı, sermaye sınıfından aldığı mahçup ama kararlı onayı mali sermayenin önünü açmasına borçludur. Yüzde 4 büyümeye başarı derken, aynı dönemde bankacılıkta yıllık yüzde 20'nin altına düşen özkaynak büyüme
rakamlarına bile dudak büküldüğünü görmekteyiz. Büyük sermaye, “alternatifim yok” demekte!

Sonuç olarak 2009 yılından bugüne kadar toplam kredi hacmi tam 3,5 kat artarak 300 milyardan bir trilyon TL’ye vurdu. Ve borcuna sadık halkımızın anapara ve borçlarını boğazından keserek ödeme çabaları sonucunda,
takipteki alacaklar da, oransal olarak düşerek yaklaşık üç katına çıktı. Mevduat ise nominal olarak yalnızca ikiye katlayabildi. Finansal büyüme yerine şişme sözcüğünü kullanmam, borçlanma oranını azaltırken tasarruf
oranını azaltan bir büyümeyi vurgulamak için.

Diğer yanda not olarak bir kayıt düşmek zorunlu: Banka çalışanları, yüzde 30'luk kredi büyümesine, yüzde 20'lik özkaynak ve kâr artışlarına rağmen hem sayıca hem de gelir düzeyi olarak yerinde saymaktadır. Son beş yıl
içinde yaklaşık rakamlarla bankacılıkta (kredi hacmi 3,5 kat artarken) toplam şube sayısı yüzde 25, çalışan sayısı ise sadece yüzde 15 artmıştır. Yüzde 5 zamma sevinen, konulan uçuk hedefler peşinde gece yarılarına kadar
kendini parçalayan banka emekçileri, patron temsilcileri tarafından her geçen gün daha fazla taciz edilmeye, daha ağır koşullarda çalıştırılmaya devam etmektedirler.

Ayakta kalmayı, yarattığı nakit akışı trafiğini devam ettirmeyi baş öncelik kabul eden hükümet, Ortadoğu nakit para harekat merkezi gibi çalıştığını inkâr etmiyor. Gezi Parkı’nı yıkmaya çalışırken amaçlarının oraya “Osmanlı
kışlası” kisvesi altında Katarlı bir patron için AVM yapmak olduğunu hatırlayalım.

Neden hizmette, çıkar ve rant sağlamada, hizmetkârınızım demekte ısrar ediyorlar? Koşulların daha fazla kötüleşmemesi için bile daha çok nakite ihtiyaç duydukları için! Son bir yıldır nasıl idare ediyorlar sorusuna
mecazi olarak da olsa gayet rahatlıkla “ayakkabı kutularıyla” yanıtı verilebiliyor. Nasıl mı?



Gezi ​ayaklanmasının ve AKP rejiminin baskıcı-bölücü karakterinin iyice su yüzüne çıkmasının damgasını vurduğu son bir yıllık dönemde ülkemizin maruz kaldığı “nakit akımlarının” başlıcalarının seyrini yukarıdaki grafikte
seçebiliyoruz. Türkiye’nin artık tahvil yatırımcısına bile güven vermeyen bir ekonomi yönetimi, ancak kayıt dışı kaynaklardan bol miktarda finansmanı olduğu ortada. Tahvil ve hisse senedi alımları anlamına gelen portföy
yatırımları büyük bir hızla yıllık 50 milyar dolar seviyesinden sıfıra doğru düşmekte. Banka ve banka dışı özel sektörün yani kamu haricindeki aktörlerin dışarıdan borçlanması da 2014 yılında 10 milyar dolar kadar
eksilmiş. Buna karşılık net hata ve noksan yani kaynağı belirlenemeyen nakit döviz girişi, aynı dönemde -10 milyardan +13 milyar dolara ulaşmış.

Aynı dönemde Merkez Bankası’nın ciddi bir rezerv kaybı oluduğunu, hükümetin faizi düşürmeye çalıştığı, uluslararası “sermaye hakemleri”nin ise rezerv kaybı sürerse Türkiye’yi yatırım yapılabilir statüden çıkarmakla tehdit ettiklerini hatırlatalım.

Ama hükümet, artık Ortadoğu coğrafyasında at koşturan sermaye akımlarına büsbütün belini bağlamış görünüyor. Bunun bedeli olan Ortadoğu siyasi fırtınalarına tabi olunması ise anlaşıldığı kadarıyla yoksullara ve askere
kolaylıkla havale edilebilecek bir ‘teferruat’ olarak görülüyor!

Ekonomik kalkınma, ne kadar beton döküldüğünden başka kriterlerle de algılanması gereken bir olgudur. Halkın refahı, beslenme, seyahat imkânları, alışveriş merkezi sayısından daha önemli kriterlerdir. Bu satırları yazarken çarpıcı bir kriter örneği geldi: OECD ülkeleri arasında parası gıda satın almaya yetmeyen anketinde ilk sırayı Türkiye alıyor. Çocuklu ailelerin yüzde 50'si, çocuksuz ailelerin yüzde 40'ı son 12 ay içinde ailelerinin ihtiyacı olan temel gıda maddelerini satın alamaya paralarının yetmediği zamanlar olduğunu belirtmiş.

Bu oranlar, 2007 yani global kriz öncesi dönemin yüzde 22 daha fazlasına denk geliyor. Özetle üç kat fazla borcu olan ve birer inşaat ve finans balonu yaratma pahasına yüzde 20’den az kişi başı refah artışı yaratabilen
AKP ekonomisi, halkını bu dönemden önceki seviyeye göre yüzde 22 daha fazla aç bırakmakta!



Cari işlemler bilançosunda ‘net hata ve noksan’ kaleminin sıfır etrafında salınması ve “hata ve noksan”ların dengelenmesi beklenir. Yukarıda, son beş yıldır bu kalemin 0-10 milyar dolar arasında salındığı, 2014 yılında ise
şirazesinden çıkma eğilimleri gösterdiğini görebiliyoruz. Türkiye’nin muhtaç olduğu sermaye akımlarının neredeyse dörtte birinin, kaynağı belirlenemektedir! Aynı dönemde ne hikmetse tüm strateji dergileri, Ortadoğu’da Katar ve Suudi sermayesiyle desteklenen mezhep çatışması körüklemesinden bahsetmekteler. Kayıt dışı çok para, akla “bal tutan parmağını yalar” deyimini getirmekte. Üstelik hükümetin yolsuzluk iddialarına verdiği tepki, amacın ‘kutsallığı’nı, her yöntemi mübah saydığını hissettirmektedir. Tek bir kelle bile vermeme konusunda çok kararlı durmaktalar.

Bu dönemin, Türkiye’deki yolsuzluklar tarihine özel bir dönem olarak geçeceği çok açık. Hatta Rıza Zarrab’ın cari açığın bir kısmını kendisinin finanse ettiği yolundaki sözleri de büyük ihtimalle, görüyoruz ki doğru. Biliyorsunuz yüzde 15 diye bir oran bile telaffuz etti, serbest bırakılmadan önce.

Bu tablo, kimi siyasi temaları da açıklama konusunda bize oldukça yardımcı oluyor. Ortada “kişisel” olmayan bir nakit trafiği var. Ülke ​​ekonomisinin şişerken biriken sorunlarının tek şokta dağılma potansiyelitaşıması, Ortadoğu’da mezhep çatışmalarına ve emperyalist çıkarlara taraf olmanın yarattığı “misyon” duygusu, biraz da iktidar sarhoşluğu tablonun temel bileşenleri. Kutu kutu (belki konteyner konteyner) dövizin sadece çete yapılanmasının organize soygunu olamayacağını, yarattıkları kara para akımlarından komisyon alırken yakalananların “bu para devletin değil” dediğini hatırlatayım. başladıkları işte yol almaya kararlı olduklarını
görebiliyoruz.

Onları durduracak olan, Gezi Ayaklanması’nın müjdelediği kentli gençlerin madenlerde, inşaatlarda katledilen işçilerin ayaklanmasıyla buluşması. Ve AKP’ye oy veren “merkez” çıkar çevrelerinin ekonominin bahsettiğimiz
dinamiklerin kaçınılmaz sonucu olarak gümlemesiyle ortaya çıkacak olan “hayırlı kıyamet”. İkincisi ilkinden önce olmamalı, zaman daralıyor…

erguncaglayan@gmail.com

twitter.com/ErgunCagl