Yeniden kuruluş, yeniden doğuş



04-02-2015 08:00


Can Soyer

Somut ve yalın bir soruyla başlayalım: Bir tane mi Bolşevik Parti vardı? Daha da açarsak, Rusya’da ilk marksist siyasal örgütün kuruluşundan Ekim Devrimi’ne, oradan da sosyalizmin kuruluş sürecine göz gezdirdiğimizde, kimi yüzeysel değişiklikler dışında hep aynı kalan, hiç dönüşmeyen, yeni koşullar karşısında taş gibi sabit kalan bir parti miydi Bolşevik Parti?

Hem evet, hem de hayır.

Evet, çünkü başta Lenin olmak üzere Bolşevik liderlerin Rusya’da işçi sınıfının merkezi rolü, sosyalist devrimin güncelliği ve bu devrim sürecinde partinin öncülüğü konularındaki tutarlılığı çelik bir halat gibi tüm tarih boyunca uzanır. Bu anlamda, 1905’teki, 1917’deki ya da 1920’deki Bolşevik Parti bir ve aynı partidir. Bütün bu zorlu süreç içerisinde Bolşevikler hiçbir ayartmaya kanmamış, hiçbir modaya kapılmamıştır. Bolşevikleri tanımlayan karakteristik nitelikleri ısrarla ve kararlılıkla taşımışlardır.

Öte yandan, aynı soruya “hayır” biçiminde de yanıt verilebilir, verilmelidir.

Bolşevik Parti Rusya’da sınıf mücadelesinin ve siyasal gündemin her yeni döneminde ciddi ve sert tartışma süreçlerinden geçmiş, her yeni uğrağı getirdiği olanaklar ve risklerle birlikte bütünlüklü olarak tahlil etmiş, oluşan yeni dengeler ve koşullar içerisinde sosyalist iktidar hedefine yürünecek yolları yeniden ve yeniden tarif etmiştir. Diğer bir deyişle, Bolşevikler, her dönemin ihtiyaçlarına devrimci yanıtlar üretmeyi öncelikli görev bellemişlerdir.

Bu aranışçılık, en fazla Lenin’in kişiliğinde somutlanmakta, Bolşevik Parti’ye dalga dalga yayılıp sirayet eden bu özellik, en çok Lenin’de gözlenmektedir. Bütün parti merkezini karşısına almaya, hatta tüm görevlerinden istifa edip parti içinde mücadeleye niyetlenmesine imkan veren de Lenin’in bu cesaretidir.

Lenin’in cesaretinin ve aranışçılığının yakın çevresinde zaman zaman “şok”lar yarattığı da bilinen bir durum. Örneğin Zinovyev, Lenin’in “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganından vazgeçilmesi gerektiği yönündeki sözlerini hayretle dinledikten sonra, şu soruyu sormaktan alamaz kendini: “Ne yani? Günün en popüler sloganını geri mi çekeceğiz? Leninist bir sloganı? Senin sloganını?”

Oysa Lenin kendi sözlerinin ve taktiklerinin esiri olmamak konusunda tarihte eşine az rastlanır bir cesarete sahiptir. Dolayısıyla, özel olarak Lenin, daha genel anlamda ise Bolşevikler, asla ve asla ezberleriyle yetinmeyen, başka koşullarda üretilmiş açılımları farklı dönemlere taşımak kolaycılığına teslim olmayan, sürekli bir biçimde yeni dönemin ihtiyaçlarına devrimci yanıtlar vermek için çaba gösteren bir mücadele tarzına sahiptir.

***

Bu durumun Lenin’in kişiliği ve siyaset tarzının ötesine uzanan boyutları vardır. Konu, Lenin’den çok öncülüğün doğası ve komünist partinin diyalektiği ile ilgilidir. Buna göre öncü komünist parti, bir kerede kurulup oluşan ve ondan sonraki tüm süreci bu ilk kuruluşun biçimleriyle geçiren, Hegel’in mutlak tini gibi kendi özgün varlığıyla açığa çıkacağı tarihsel uğrağı bekleyen bir kurgusal gerçek değildir. Komünist parti sınıf mücadelesinin özgül ve somut koşullarıyla sürekli bir ilişki içinde olan, bu koşullara müdahale ederken kendini de koşullara uyarlayan, kendi varlığı ile onu kuşatan nesnellik arasında bağlar kuran dinamik bir oluşumdur.

Bunun somut anlamı, komünist partinin her yeni dönemde yeniden kurulduğu, her yeni uğrağa yeniden doğduğudur. Özellikle mücadelenin keskinleştiği veya kriz koşullarının derinleştiği anlarda belirginleşen bu yeniden doğuş, özü itibariyle sürecin tümünde açısından da geçerlidir aslında. Komünist parti verili bir andaki koşullara ve bu koşullar çerçevesinde saptanan siyasal görevlere verilmiş devrimci yanıtın ta kendisidir. Bu yanıtın dışında, hiçbir varsayım, hiçbir kutsiyet, hiçbir gelenek komünist partinin karakterini tanımlayamaz.

Partinin öncülüğü de komünistliği de her yeni dönemin ihtiyaçlarına devrimci yanıtlar verebilme ve bu yanıtlar doğrultusunda kendini dönüştürebilme yetisinde, yani yeniden doğma iradesi ve cesaretindedir.

Bu anlamda, sadece Lenin’in partisi değil, adını hak eden her komünist parti yeniden kuruluş ve yeniden doğuş evrelerinden geçen, bu anlamda hem aynı kalan hem de sürekli farklılaşan bir örgütlülük tarzıdır.

***

Yukarıda söylenenler Türkiye’nin komünist partisi açısından da geçerlidir elbette. Türkiye’nin komünist partisi, 1920’den bugüne uzanan tarih boyunca sınıf mücadelelerinin ihtiyaçlarına verilmiş devrimci yanıtların bütünlüğü ve tutarlılığı anlamında tek ve bir partidir. Öte yandan, ülkemizin öncü komünist partisi, içinde geçmekte olduğumuz dönemin gerekliliklerinin ve sınıf mücadelelerinin bu döneme özgü ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına verilen yanıtla farklılaşmaktadır.

Bu görevi üstlenmenin ve hakkını vererek yerine getirmenin büyük bir cesaret, kararlılık ve aranışçılık gerektirdiği ne kadar açıksa, Türkiye’de bu nitelikleri bünyesinde toplayıp sosyalist iktidar mücadelesine aktaran bir iradenin oluştuğu da o denli gerçektir.

HTKP’nin 1 Şubat’ta düzenlediği, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını andığı kitlesel etkinlik, en çok bu iradenin kendini gösterdiği bir uğrak olarak dikkate alınmalıdır. Onbeşler’in 1920’de ürettiği devrimci yanıtın, bugünün koşulları ve ihtiyaçları çerçevesinde yeniden üretildiği, üretilebileceği Haliç’te toplanan binlerce komünist tarafından gösterilmiştir.

Bu iradenin adını ise en sarih biçimde sevgili Nurettin Abacıoğlu Haliç’teki konuşması sırasında dile getirmiştir: “Bu benim ömrümde taktığım üçüncü rozet; ama hepsi bir ve aynı partinin rozetidir; o parti Türkiye Komünist Partisi’dir”.