Yatay ayrım değil dikey yarılma



11-08-2018 00:06


Metin Çulhaoğlu

“Rejim değişti” diyoruz ya, doğru, ama değişen başka şeyler de var…

Örneğin Türkiye toplumu, rejim değişikliğini önceleyen, hatta onu mümkün kılan daha temel bir değişim ve dönüşüm yaşamıştır. Bu değişimi ve dönüşümü, toplumun tümünü kapsamak üzere “gericileşme” ve “tutuculaşma” şeklinde tanımlamak doğru olmayacaktır.  

Daha çok bir yarılma söz konusudur. Hem de “üçlü” bir yarılma: Temsilini AKP ve reisinde bulmak üzere dinci-milliyetçi muhafazakârlık, temsilini arayan solcu-halkçı birikim ve “Kürt dünyası…”

Ayrım çizgileri, ilki ile diğer ikisi arasındaki geçişmelere imkân tanımayacak kadar belirgindir. İkincisi ile üçüncüsü arasında ise ayrım çizgisi bu ölçüde belirgin değildir, geçişmeler olabilmektedir. Buna rağmen “Kürt dünyası” ayrı bir bölme sayılabilecek kadar reeldir.

Bölmelerden ikincisi ile üçüncüsü arasındaki ilişkilerin seyrini, (aralarında öyle düşünenler olsa bile) yalnızca Kürt siyasal hareketinin tutumu değil solda yaşanacak süreçler, bu arada sosyalistlerin performansı belirleyecektir.

***

“Yarılma” dediğimiz olguyu biraz açmaya çalışalım. 

Gramsci’den başlamak üzere “sivil toplum” kurgularını belirli bir modele oturtmak mümkün görünüyor. Bu modelde yatay bir ayrım çizgisi söz konusudur.

“Yukarıdaki " devlet ile “aşağıdaki” sivil toplumu ayıran bir çizgi… Sonrası şöyle gelir: Yatay çizginin üstündeki devlet sivil topluma nüfuz edemez hale gelir, kendi alanına sıkışır. Sonuçta kendi gücünü ve etkisini artıran sivil toplumun alttan kuşattığı devlet teslim olmak zorunda kalır…  

Başka ülkeler için ne denebilir, orası ayrı, ama Türkiye için söylenmesi gereken nettir: Türkiye’de ayrım çizgisi dikeydir; devlet,  alttaki sivil toplum karşısında kendi dar alanına sıkışmak şöyle dursun sivil toplumu yukarıdan aşağıya yarmış, bu yarılmanın sonucu olan bölmelerden birinin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş, bir yerde onunla özdeşleşmiştir.

Dahası, devlet, aradaki ayrım çizgilerine rağmen, “Kürt sorunu”, Afrin harekâtı ve ABD ile yaşanan kriz gibi gündemlerde diğer bölmelere de “baskın” yapabilmektedir…  

“Çözüm masası” yakın geçmişte bölmelerden “Kürt dünyasına” yönelik bir baskındı; Afrin meselesi ve “papaz krizi” baskınları ise CHP’ye ve “ulusalcılara” yönelmiş, karşılık da bulmuştur. 

Peki, ayrım çizgilerinin belirginliği ile “baskın” imkânlarının hala mevcut olması bir çelişki oluşturmuyor mu? 

Dikkat edilirse, “nüfuz” demedik, “baskın” dedik; amaç, o bölmeleri eritmekten, teslim almaktan çok içerden karıştırmaya yöneliktir ve ülkedeki başka gerçeklerle birlikte düşünüldüğünde etkisiz bırakılması mümkündür. 

***

Bütün bunların işaret ettiği sonuç?

Bu ülkenin sol geleceği adına 60’lı ve 70’li yıllara atıfta bulunurken bir gerçeğin hep akılda tutulmasında yarar vardır: Ülkenin siyasal coğrafyası o dönemlere göre köklü bir değişim geçirmiştir; bugünkü siyasal coğrafya, az önce sözünü ettiğimiz dikey yarılmayı yansıtmaktadır ve değişmesini beklemek de beyhude olacaktır.   

O zaman?

Sola yönelme, solun güçlenmesi ve nihayet devrim, her zaman, nicel anlamda belirli bir çoğunluğun kazanılmasından çok belirli bir niceliğin “başka” bir nicelik karşısında güçlenmesiyle, örgütlenmesiyle ve etkinleşmesiyle ilgili meseleler olmuştur. Diğer bir deyişle kritik nokta, o “başka niceliğin” kazanılmasından çok etkisizleştirilmesi, aşağı yukarı aynı anlama gelmek üzere “nötralize” edilmesidir. 

Beş yıl önce Gezi eylemlerinde, daha sonra “zor tutulduğu” söylenen yüzde 50 gerçekten “zor mu tutulmuştu” yoksa şaşırmış, afallamış, bir anlamda “nötralize” olup eylemleri izlemekle mi yetinmişti?

Erdoğan’ın bitmek tükenmek bilmeyen Gezi öfkesinde ve daha sonraki kendi tabanını militanlaştırma girişimlerinde bu “nötralizasyon” kaygısının payı yok mudur?    

“Başka niceliğin” Gezi benzeri yeni bir hareketlenmede yine öyle kalacağını, izlemekle yetineceğini söylemiyoruz. Ancak, Gezi benzeri yeni bir hareketlenme olsun olmasın, solun güçlenmesinin, örgütlenmesinin ve hareketlenmesinin o “başka nicelik” üzerinde mutlaka etkileri olacaktır. 

O tarafı “kazanma” anlamında değil; devletten aldıkları güç ne olursa olsun oradakileri iki kere düşünmeye, kenarda durmaya ve neme lazım demeye zorlama anlamında…