Yaşam gibi sımsıcak bir şey…



18-09-2014 08:50


Ender Helvacıoğlu

Bir devrimci, bir sosyalist, değerli okurlar, 300 küsur işçi yerin dibine gömüldüğünde, on işçi 32. kattan yere çakıldığında, önce bir hüngür hüngür ağlayacak.

Soma’da oğlunu kaybeden ananın, babasını yitiren çocuğun yüreği nasıl dağlanıyorsa, bu tarifsiz acıyı ta içinde hissedecek. İki oğlu yere çakılan baba nasıl feryat ediyorsa, o korkunç çaresizliği yaşayacak, o isyanı haykıracak…

Bağdat’a bomba yağdığında yatağından fırlayacak. Gazze’ye füze düştüğünde bebesine sarılacak. O bebenin paramparça oluşunun nasıl bir şey olduğunu hissedecek, hissedecek…

Önce bir çığlık atacak, haykıracak, hıçkıracak, aklını yitirecek… Akıl, tahlil, analiz, kuram… bu durumu hissederek gelecek…

Doğurup, büyütüp, sakınıp okul çağına yetiştirdiği, hakkında kim bilir nasıl bir aydınlık gelecek planladığı yavrusunun örümcek kafalı yobazların eline düşme kaygısını derinden yaşayacak. Kendini o okuldan öbür okula vuran ana-babanın öfkesini yüreğinde duyacak. Aydınlanma filozoflarının, Marksist düşünürlerin çözümlemelerine bu yürek sızısını, bu dayanılmaz kaygıyı hissederek başvuracak.

İstanbul’un göbeğindeki varoşlarda oğlunun, kardeşinin uyuşturucu bağımlısı, kızının, bacısının orospu olma tehlikesini yüreğinde hissedecek. Oğlunu mafyacı, kızını fahişe yapan bu düzene önce bir isyan edecek, dolu dolu haykıracak.

Evine üç kuruş götürmek için 16 saat bayılana kadar çalışan, buna rağmen patronundan tokat yiyip, üstüne bir de müşterinin ağız kokusunu çeken garsonun çaresizliğini hissedecek. Kaliteli hizmet talep ederken bu çırılçıplak gerçeği bilecek.

Bu acıyı, bu feryadı, bu kaygıyı, bu naif isyanı en derininden hissedemeyen, bu empatiyi yapamayan kişi devrimin ve sosyalizmin yolunu doğru çizemez, analiz edemez.

Sadece acıyı, öfkeyi ve kaygıyı değil… Coşkuyu da, aşkı da, özgürlüğün o keskin tadını da, paylaşmanın, dayanışmanın, karşılıksızlığın, nicelleştirilememenin mutluluğunu da aynı oranda duyumsayacak.

Hep bir ağızdan “goooool!” diye haykıracak… Bir grev çadırının önünde işçilerle omuz omuza halay çekecek… 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan gece çıldırmış gibi kendisini Taksim’e, Boğaz Köprüsü’ne vuracak… İki eli kanda da olsa, zincirlerle bağlanmış da olsa yerinde duramayacak… Yavuklusunun elini ilk kez tutmanın, dudağına ilk kez kaçamak bir öpücük kondurmanın heyecanını her sıradan genç gibi yaşayacak, yüreği göğüs kafesinden fırlayacak… Yeni doğan yavrusunu ilk kez göğsüne yasladığında sevinç gözyaşlarına boğulacak… Devrimin de, sosyalizmin de sadece ve sadece o küçücük yavru için olduğunu derinden kavrayacak. 

***

Devrimler parti talimatı ile yapılmaz. En yakıcı taleplerin, en can alıcı sorunların artık dayanılmaz hale geldiği, bıçağın kemiğe dayandığı noktada oluşur; en son çaredir devrim. Devrimci partinin devrimi sezebilmesi, önderlik edebilmesi ve kendi istediği hedefe yöneltebilmesi için, o bıçağın kendi kemiğine de dayanması gerekir. Yoksa devrim yanı başınızdan, size nanik yaparak gelir geçer, yaya kalırsınız.

Tabii her zaman nanik yapmaz, bu kadar sevimli olmayabilir. Ne demiş Çin devriminin lideri Mao Zedung, iktidarı aldıktan yıllar sonra komünist parti içinde bürokratlaşma eğilimleri yükselip de kitlelerde homurdanmalar başladığında, bizzat başında bulunduğu merkez komitesinin üyelerine: “Ayağınızı denk alın. Devrim yapmazsanız, devrim size karşı yapılacaktır!”

Devrimin neresinde (başında mı, yanında mı, karşısında mı?) bulunacağımızı, devrim yapacak kitlelerle olan ilişkimiz belirler. Dahası, sürekli ve sürekli (hatta iktidarı alıp sosyalizmi kurmaya giriştikten yıllar sonra bile) yeniden sınanır bu ilişki. Bir kere kendimi beğendirdim, şimdi keyfini süreyim diye bir şey yok.

Kitleler resmi-geçit yapar gibi uygun adım yürümez. Hem bin bir türlü yükleriyle/kirleriyle hem de bin bir türlü renkleriyle inlerinden, mağaralarından çıkanlarla yapılacak devrim. Kitleler uygun adım yürüyorsa, her türlü kirden arınmışlarsa devrime ne gerek var ki? Devrim, en altta kalmış kişinin, bizzat öz pratiğiyle kirlerinden arınması ve dönüşmesi demektir. Devrimci de, tıpkı Marie Curie gibi, bir ton çamurla uğraştığının, ama cevherin de sadece ve sadece o bir ton çamurun içinde bulunduğunun bilincinde olmalıdır. Devrim, bir ton çamurun bir gram radyuma dönüşmesidir. O hedefe ancak bulaşan ulaşabilir.

***

Bazıları sosyalizmi topluma yukardan aşağıya giydirilen bir elbise gibi tarif ediyorlar. Çok akıllı ve becerikli terzilerin diktiği muhteşem bir elbise… Duygulardan, gerçek yaşamın karmaşık ilişkilerinden, sıradan insandan uzakta, göklerde, fanilerin ulaşamayacağı bir yerde duruyor sosyalizm. Emekle yaratılan bir şey olmaktan çıkıyor, bir “üst aklın” (bu bazen parti bazen lider olabiliyor) bahşettiği (daha doğrusu dayattığı) bir şeye dönüşüyor. Soğuyor, grileşiyor… Pratikten kopmuş, donmuş, mutlaklaşmış bir teori… “Yeni ütopik sosyalizm” de diyebiliriz bu anlayışa. Ama bu seferki kara ütopya! Zombilerin ütopyası! Zombilerin sosyalizmi!

Oysa sosyalizm sımsıcak bir şey, yaşayan bir şey. Bir bebek, bir çocuk gibi… Korunası, kollanası, ağlayan zırlayan, hoplayan zıplayan, hayaller peşinde koşan, hayal kırıklıklarına uğrayan, emekleye emekleye, düşe kalka ilerleyen… Ama bir çocuğun inanılmaz yaşam enerjisiyle dolu bir şey.

Bizden biri sosyalizm, yanı başımızda… Komşumuz gibi, dostumuz gibi, aşkımız gibi… Emeğimizle yarattığımız… Bizim gibi naif, bizim gibi kırılgan, ama sonuna kadar dirençli… Bizim gibi hüzünlü, bizim gibi coşkulu… Yaşayan bir organizma…

Sosyalizm kitlelerin eseridir; parti bunun kanallarını açan mekanizmadır. Sosyalizmi böyle kavramazsak, onu mutlaklaştırırız, yani olanaksızlaştırırız.

Bir çocuk nasıl coşkuyla oyun oynuyorsa, öyle yapılacaktır devrim, öyle kurulacaktır sosyalizm.