Yasakların üzerine sürülen Taksi!



12-04-2015 10:29


İran sinemasının kendine has film yapma tutkusuna, çıkan işlerdeki doğallığa, aslında rejimle uyuşmuş gibi görünen o başkaldırıya hayranım… İran’da her yönetmenin yasaklı bir tarafı var ama son yıllarda Cafer Panahi ismi öne çıkıyor. 2009 yılında sebepsizce tutuklanan ve film yapması yasaklanan yönetmen öyle sus pus oturup üzerindeki kara bulutların kalkmasını bekleyen bir yönetmen değil. Ayrıca rejim karşıtı film yapmadığını da belirtmişti Cannes’a yazdığı mektupta. Ama İran rejimi kurban olarak onu seçti belki de kim bilir. Cafer Panahi bir şekilde film çekmeye devam ediyor, hatta son filmi Taksi 65. Uluslar arası Berlin Film Festvali’nde Altın Ayı’nın sahibi oldu. Gizlice festivale katılan, bu yüzden Tahran yönetiminin tepkisi çeken film, yönetmenin ‘sinemadan başka iş yapamam’ sözüne fazlaca denk düşüyor…

Üzerindeki yasağa ilk olarak Perde filmiyle karşı çıkmıştı Panahi. 2013 yılında çektiği filmden yine rejimin haberi yoktu ve izinsiz çekilmişti. Çok duygusal yanının olduğunu düşünüyorum o filmin, bir yerde tutsak edilmenin, en çok da kafalarda tutsak olmanın, kalmanın sıkıntısını anlatan bir filmdi. Taksi de bir tık ileriye taşıyor duygusunu Panahi ve yasakların üzerine adeta taksisini sürüyor. Taksiye yerleştirdiği kamerasıyla haberli ya da habersiz kişilerle Tahran’ı turlatıyor seyirciye. Hem sinema yapamazsa kendisine alternatif bir iş alanı yaratmanın duygusunun, hem de ne yaparsa yapsın sinemadan uzak düşemeyeceğinin altını çiziyor. Bir yandan da taksisine aldığı insanlarla güzel bir İran panoraması yaratıyor. Onu tanıyanlar da oluyor tanımayanlar da. Ama direksiyon sallamaya devam ediyor acemi bir şoför olarak yollarda. Bazen eski filmlerini anıyor, bazen korsan DVD satan bir adamın satışına eşlik ediyor. Sonra Ayna’daki küçük Mina’ya benzeyen bilmiş yeğeni Hanna’yı okuldan alıyor. Dayı – yeğen bir süre beraber takılıyor. Hanna da Mina gibi filmin dışına taşarak kendi yolunu çizmek isteyen küçük bir kız. Kamerasıyla bir film çekmeye çalışıyor Taksi’nin içinden, yönetmenlik yapmaya çalışıyor. Ama oyuncu yönetme konusunda pek başarılı olduğu söylenemez, sözünü dinletemiyor zira küçük çocuğa… Hanna dayısının yerine Berlin’e gidip heykelciği kucakladı ama gözyaşlarına da engel olamadı. Gerçekten de duygusal bir andı. Jüri Başkanı olan Darren Aronofsky de bazen yasakların iyi iş çıkarmak için ilham kaynağı olduğundan bahsederek yönetmenin ödülü sonuna kadar hak ettiğini vurguladı. Yani yasaklı yönetmene destek ödülü değil, sonuna kadar hak edilmiş bir ödül verdiklerini söylemeye çalıştı. Tabii bir de rejime olan tepkisini öfkeyle ortaya koymak yerine yine Aronofsky’nin sözleriyle sinemaya bir aşk mektubu yaratmak hatta yollamak gibi. Güler yüzüyle direksiyon sallayan bu yönetmenden öğrenecek çok şeyimiz var diye düşünüyorum. Yasaklara direnmenin, karşı koymanın en güzel yolunun üretmek olduğunu bizlere gösteriyor ve film çekmeye devam ediyor. Gerçekten de takdir edilmesi gereken bir çaba. Taksi İstanbul Film Festivali’nde gösteriliyor. Yönetmenine destek için o taksiye binin derim, pişman olmayacaksınız! Yasakların kalkması ve herkesin işini özgürce yapması dileğiyle!

Bir tablonun arka planı!

Gustav Klimt modernizme en fazla hizmet eden ressamlardan olsa gerek. Neredeyse her yerde onun rengarenk, kilim desenli ve uzanmış kadın figürlerine rastlamak mümkün. Bu rengarenk tabloların arka planı, özellikle de ressamın ‘Portrait of Adele Bloch-Bauer’ adını verdiği tablosunun hikayesi pek bir acıklı! Hitler’in Almanya’ya uyguladığı baskının aynısını uyguladığı Avusturya’da da el konulan, yağmalanan eşyalar ve tabloların izini sürüyoruz. Gerçek hayat hikayesinden uyarlanan film Maria Altman ve avukatı Randol Schoenberg'ün verdiği hukuk mücadelesini anlatıyor. Adele Bloch-Bauer Maria’nın yengesidir, tablosuna el konulmuştur ve Viyana’da Belvedere Galerisi’nde sergilenmektedir. Eserlerin sahiplerine iadesinin yolunun açılmasıyla harekete geçen ikili zorlu bir hukuk mücadelesinden sonra açtıkları davayı kazanıyor ve Maria çok sevdiği yengesinin tablosuna kavuşuyor. Tabii fiili olarak kavuşmuyor, tablo aynı galeride sergilenmeye devam ediyor ama tablonun değeri Maria’ya iade ediliyor, tabii bir de baskı ve zulümle el konulmuş bir tablonun aileden birinin denetimine geçmesine olanak sağlanmış oluyor. Bazen bir sanat eserine anlık göz atarız, bizi renkleri, dokusu, modeli, fırça darbeleri etkiler ama arka planını bilmek bambaşka bir etki yaratır. Ben kendi adıma Klimt’in eserlerine özellikle de filme Altınlı Kadın diye aktarılan Adele Bloch-Bauer tablosuna bundan sonra o gözle bakacağım. O tablonun arkasında Maria’nın gözyaşları, baskı, ayrılık, mücadele, tutku yatıyor, tabii bir de verdiği büyük hukuk mücadelesi! Haftanın izlenesi filmlerinden.

Aşk olsun olmazsa da meşk olsun!

Yerli romantik komedilerimiz hız kesmeden devam ediyor. Bu hafta vizyona giren Aşk Olsun, hayatımıza yaşam koçu, ilişki danışmanı, aşk doktoru gibi tanımlamalarla girip, insanın doğal akışını bozan kişileri eleştiriyor, iyi de yapıyor. Tabii bunu esprili, sempatik bir anlatımla yaptığı için kimseye antipati duymuyor, ilişkinin dibinde her an biten bu bilmiş insanlara kızamıyorsunuz. Tabii terzi kendi söküğünü dikemezmiş misali, ona buna akıl dağıtan bu kişilerin aşk fukarası, sevgiden uzak, sırf akıl verme mantığıyla kendi hayatlarının akışlarını unutmuş insanlar olduklarını görüyoruz. Film var olan ilişki üzerinden olayı fazlaca zorlasa da yine de izlenmesi keyifli filmlerden. Oyuncu kadrosu da iyi, İlker Aksum’a Sedef Avcı, Kenan Ece ve Selen Seyven eşlik etmiş, film sonunda ismine uygun olsun diye bir aşk çıkması için fazlaca kasmış!