Yargının krizi mi? Krizin yargısı mı?



20-10-2020 08:41


Özgür Urfa

CHP Milletvekili Enis Berberoğlu'nun, Anayasa Mahkemesinin yargılamanın yenilenmesine ilişkin verdiği karar sonrasında milletvekilliğine dönüp dönemeyeceği tartışılırken, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi geçen hafta beklentilerin aksine Anayasa Mahkemesinin kararını tanımadığını ilan ederek yargılamanın yenilenmesi talebini reddetti. En basit haliyle Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı Anayasal bir düzenleme olup uygulanması herhangi bir kişi ya da mahkemenin takdirine bırakılmamıştır. Ağır Ceza Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamaması açıkça suç olup, kararda imzası bulunanlar hakkında derhal soruşturma açılarak görevlerinden uzaklaştırılmaları gerekmektedir.

Bu süreci salt bir hukuki yorumla tartışmaktan ziyade arka planındaki siyasal yaklaşım ve hamlelerle birlikte bütünlüklü olarak değerlendirmek meseleyi daha anlaşılır hale getirecektir. Devlet Bahçeli'nin, "Anayasa Mahkemesi yeniden yapılandırılsın" çıkışı ve Tayyip Erdoğan'ın bu öneriye 1 Ekim'deki Meclis açılış konuşmasında "Parlamento Anayasa Mahkemesinin yapılandırılmasıyla ilgili adım atarsa seve seve katılırım" cevabı sonrasında Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararı 9 Ekim günü Resmi Gazete'de yayınlanmış, 13 Ekim'de ise Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bu karara uyulmayacağına ilişkin karar verilmişti.

Anayasa Mahkemesine yönelik rejimin tüm bileşenlerinin uyum içerisinde ilerlettikleri siyasal hamle AYM üyelerinden Engin Yıldırım'ın ışıklı tweet paylaşımı sonrasında başka bir boyuta evrildi. Ağır Ceza Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayarak keyfilikte sınır tanımazlık ilanının üzeri, "darbe çağrışımı" tartışmalarıyla örtüldü. Paylaşımın ne "çağrıştırdığı" veya "ima ettiğinden" bağımsız olarak, "millet muhalefeti" bir kez daha siyasi iktidarın istediği zeminde tartışmaya müdahil oldu ve rejimin elini güçlendirdi. Oysaki muhalefetin pozisyonu "ışık tartışmasının herhangi bir tarafı" olmak yerine ısrar ve inatla Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmasını sağlamak, kararı tanımayanların görevden alınmasını talep etmek ve Enis Berberoğlu'nun vekilliğinin iade edilmesi talebini yükseltmek olmalıydı.

Memlekette her meselenin Twitter aracılığıyla duyurulur olması sebebiyle olsa gerek Adalet Bakanı da tartışmaya tweetleriyle dahil olarak, "Anayasa ve yasalar hukukun bedeni, uygulama da hukukun ruhudur" şeklindeki paylaşımıyla yargı sisteminin ruh-beden bütünlüğünün bozulduğunu tespit etmiş oldu. Yargının "ruh-beden bozukluğuna" bir diğer örnek ise İzmir'de yaşandı. İzmir Barosu Genel Kurulu'nun ertelenmesi kararının iptaline ilişkin açılan davada İzmir İdare Mahkemesi tarafından yürütmenin durdurulması kararı verilerek genel kurulun engellenmesinin önündeki engel kaldırılmıştı. Konak İlçe Seçim Kurulu ise İdare Mahkemesinin bu kararını tanımadığını ilan ederek baro genel kurulunun yapılmasını fiilen engellemiş oldu.

Bir hafta içerisinde iki farklı mahkeme kararının resmi kurumlarca "tanınmaması" ise yeni bir tartışmanın tetikleyicisi oldu. Yasal düzenlemelerin, mahkeme kararlarının veya cezaların yalnızca muhalifler için yürürlükte olduğu ve uygulandığı, yandaşlar açısından ise mahkeme kararlarının hiçbir yaptırımı olmadığı, isteyenlerin bu kararları "tanımadığı" bir kez daha ortaya çıktı. Yargı mercilerine göre Haluk Kırcı'nın Bahçelievler Katliamı'yla övünmesi ya da Sevda Noyan'ın "bizim aile 50 kişiyi götürür" sözleri "ifade özgürlüğü" sayılırken, muhalif yurttaşların siyasi eleştiri içeren paylaşımları "örgüt propagandası veya cumhurbaşkanına hakaret" sayılarak gözaltına alınmalarına ve hatta tutuklanmalarına yol açıyor. Yandaşların "sınırsız suç işleme özgürlüğü" bulunuyorken, muhaliflerin en ufak eleştiri hakları dahi ellerinden alınmış durumda. Bu yargı pratiğini sadece hukuksuzluk olarak açıklamak ise son derece yetersiz ve eksikli olacaktır. Yeni rejimin hukuk düzeni bizatihi budur ve otoriter rejimin ruhu kendisini gizleyip saklama gereği duymaksızın açıkça ortaya koymaktadır. Mevcut uygulamalar bir yandan iktidarın "yol temizliğine" yardımcı olmakta ise de diğer yandan yargının meşruiyetinin tamamen ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak bir sürecin de önünü açmaktadır. Mahkemelerin birbirlerinin kararlarını tanımaması ya da yasaların, cezaların yalnızca muhalifler açısından uygulanır hale gelmesi yargı erki için toplumsal açıdan güven kaybından öte meşruiyet yitimine yol açacaktır.  

Son süreçle ilgili değinilmesi gereken bir diğer nokta ise yaşananların suni bir gerilim ya da gündem olmadığıdır. Tartışmanın tarafları, içeriği ve zamanlaması bakımından son derece gerçek bir kriz yaşanmaktadır. Bu noktada ise iki farklı uçta konumlanmak hatalı siyasal pozisyonlara savrulma tehlikesi barındırmaktadır. Bunlardan birincisi yaşananlardan "beklenti" içerisine girmek, ikincisi ise "yesinler birbirlerini" umursamazlığında saf tutmaktır. Bu ve benzeri krizlerde toplumsal yarar doğrultusunda bir "beklenti" içine girilmemelidir çünkü toplumsal muhalefetin özne olarak kendini var edemediği süreçlerde, kriz öznelerinin niyetinden bağımsız olarak kendiliğinden alacakları pozisyonun sınırları olacak ve sonucu itibarıyla fatura halka ödetilecektir. Diğer yandan "yesinler birbirlerini" yaklaşımı ise kriz meselesini nasıl anladığımız ve yorumladığımızla ilgilidir. Gelişmelere toptancı bir yaklaşımla dışsal kalıp sadece yorumlamak yerine siyasal alanda açılan boşluklara muhalefetin nasıl yerleşmesi gerektiğine kafa yormadan ve pozisyon belirlemeden siyasal varoluşu sağlamak da mümkün olmayacaktır.

Tüm bu gelişmelere bütünlüklü bakıldığında yargının kendinden menkul ya da salt kendisiyle ilgili içsel bir kaostan geçmediğini, yaşananların ülkedeki siyasal-ekonomik krizin uzantısı ve görünümü olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Bu nedenle süreci "yargının krizi" yerine "krizin yargısı" olarak nitelemek daha yerinde bir tanımlama olacaktır. Yargı krizi görece daha dönemsel olup, anlık ve sınırlı sonuçlar doğurucu nitelikteyken, anlatmaya çalıştığımız "krizin yargısı" ise önümüzdeki döneme dair, daha süreklileşmiş ve yerleşmeye çalışan bir modele işaret etmektedir. Siyasal rejimin otoriterleşmeyi artırmasına paralel olarak hayata geçirilen bu tercihle birlikte uygulanmayan mahkeme kararları, kişilerin siyasal tercihlerine göre uygulanacak cezalar veya cezasızlık durumları gündelik yaşantının bir parçası olmaya artarak devam edecek. Bu yönelimin doğal sonuçlarından biri de süreç içerisinde irili-ufaklı yeni krizlerin doğması kuvvetle muhtemel olacaktır.

Buraya kadar söylediklerimiz sonrasında ne yapmalı sorusuna da yanıtlar üretmemiz gerektiği açık. Toplumsal muhalefetin bileşenleri olarak maden işçisinin "Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet gücünü bizde sınayacak öyle mi? Öyle mi alay komutanı?" isyanının, Denizli'deki esnafın valiye "geberiyoruz" feryadının, aylık 1.170 TL'ye hayatta kalmaya çalışanların ve tüm yurttaşların çığlığının taşıyıcısı, destekçisi ve temsilcisi olabilirsek bu krize alternatif olabiliriz; yoksa her yeni krizde faturayı ödeyen tarafta olmaya devam edeceğiz.