Yandaşlar arasındaki İstanbul Sözleşmesi kavgasını anlama kılavuzu



01-08-2020 13:25


Doğan Ergün

Yandaş yazarlar arasında en ağır hakaretlerin havada uçuştuğu “İstanbul Sözleşmesi” kavgası tüm hızıyla devam ediyor. 

İstanbul Sözleşmesi’ni desteklediğini iddia ettiği kişiler için “fahişe” ifadesini kullanan ve AKP tarafından hakkında suç duyurusunda bulunulan Akit yazarı Abdurrahman Dilipak bir tarafta, “Müslüman kadınlar için mücadele ettiğini” savunan Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler diğer tarafta. Tartışma elbette yalnız bu figürlerle sınırlı değil. Gün aşırı “İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkılmalıdır” yazıları yazan Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan da devrede, Dilipak’a sert şekilde itiraz eden Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca da… “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilelim ama sorunlarımızı da unutmayalım” türü orta yolculuk yapan Sabah yazarı Hilal Kaplan da yazıyor, “Kadının beyanı esastır ilkesi bahane edilip hemen uzaklaştırma kararları çıkarılıyor” diyen Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay da…

Bu yazıda, son günlerde hararetlenen tartışmanın arka planını soru-cevap şeklinde anlatıyoruz.

İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olan siyasal İslamcılar ne diyor?

Esas adı "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi" olan ve ilk olarak İstanbul'da imzaya açıldığı için "İstanbul Sözleşmesi" olarak bilinen metin, aynı zamanda kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme olma niteliğini de taşıyor. Sözleşme, 14 Mart 2012'de Meclis onayına sunuldu ve sıfır ret oyuyla Meclis'te onaylandı.

Sözleşmeye ve onun iç hukuktaki yansıması olan 6284 sayılı kanuna karşı olanların birkaç temel argümanı var:

- Sözleşmede geçen “cinsel yönelim” ifadesi eşcinselliği özendiriyor.

- “Namus” kavramı sorgulanarak, dinin cinsel ahlak adına belirlediği sınırlar yok sayılıyor.

- Şiddet tanımı çok geniş yapıldığı için ve “kadının beyanı esastır” ilkesi uygulandığı için eşler arasındaki her sorun bu kapsama alınabiliyor, kocalar için uzaklaştırma kararları çıkarılıyor ve “aile birliği” bozuluyor.

- “Toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi kavramlarla ve sürekli eşitlikten bahsederek İslam’ın erkek ve kadınlara yüklediği farklı rolleri yok etmek, cinsiyetsiz bir toplum yaratmak istiyorlar. 

İstanbul Sözleşmesi’ni savunduğu iddia edilen AKP yandaşı siyasal İslamcı cenah ne diyor?

Başını Ayşe Böhürler'in çektiği, Nihal Bengisu Karaca, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in de yönetiminde olduğu Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), Üsküdar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan gibi kimi kişi ve kurumlar ise bu kavganın karşı cephesinde yer alıyor. Üzerinde genel uzlaşmaya vardıkları anlaşılan görüşleri ise şu şekilde:

- Eşcinselliğe biz de karşıyız ama bu sözleşmede “cinsel yönelim” ifadesi sadece şiddete uğrayanların savunulması bağlamında geçiyor.

- İslami ahlak bizim için de önemli ama kimi gelenek ve töreler kadınları mağdur ediyor. 

- Burada kullanılan eşitlik kavramı aslında fırsat eşitliği olarak görülmeli. 

Tarafların önerileri neler?

Bir taraf, İstanbul Sözleşmesi’nden kesin ve derhal çıkılmasını talep ediyor. Bu cenahın, özellikle şiddet uygulayan kocalar hakkında çıkan uzaklaştırma kararlarından rahatsız olan gerici toplumsal tabanın sözcülüğünü yaptığını söyleyebiliriz.  

Diğer taraf ise İstanbul Sözleşmesi’ne gerekirse kimi şerhler düşülmesini, uluslararası topluma “aileyi koruyoruz” şeklinde açıklama yapılmasını, 6284 sayılı kanunda uygulamada oluşan boşlukların giderilmesini ancak sözleşmeden çıkılmamasını savunuyor.

Tartışma son günlerde nasıl ve neden alevlendi?

Yusuf Kaplan, Abdurrahman Dilipak, Yasin Aktay, Sema Maraşlı gibi isimlerin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı ateşli yazı ve söylemlerinin ardından AKP’den de söz konusu sözleşmeden çıkılabileceği yönünde gelen mesajlar yaz aylarında dikkat çekti. Öte yandan, AKP içinde veya bağlantılı bir kesimin sözleşmeden çıkılmaması yönünde bir basınç oluşturduğu görüldü. 

27 Temmuz’da Abdurrahman Dilipak, Akit gazetesindeki yazısında AKP’yi, “Lale Devri çocuklarının ve papatyaların” bitirdiğini savundu, sözleşmeyi savunanlar için “fahişe” ifadesini kullandı. KADEM’i ve Fatma Şahin’i hedef tahtasına koydu. 

Ayşe Böhürler, Deniz Ülke Arıboğan gibi isimler, Dilipak’a sert tepki gösterdi. Dilipak daha sonra temel argümanını savunsa da kısmi özür diledi. Buna rağmen, AKP’nin Dilipak hakkında dava açmaya hazırlandığı haberi gündeme yansıdı. Dilipak ise bu konuda Erdoğan’ın bilgisi olup olmamasıyla ilgili şu ifadeleri kullandı:

“Parti sözcüsü de açıklıyor. Demek ki bilgisi var. Ne yapalım. Benim şahsımda kurucu idare yargılanacak. Ben 28 Şubat'ta, 12 Eylül'de, 15 Temmuz'da da sokaktaydım. Tayyip Erdoğan şiir okuduğunda 70 bin imza toplamıştım. Bu yazımın altına da 70 bin imza toplarım. Tayyip Erdoğan kendi dava arkadaşını sanık sandalyesine oturtacaksa diyecek bir sözüm yok.”

Bu tartışmanın ortaya koyduğu saflaşma ne anlatıyor?

Birincisi, kimi başlıklarda hiçbir tartışmanın olmadığını tespit etmemiz gerekiyor. İki taraf da Erdoğan’ın “Kadın-erkek eşitliği fıtrata ters” çizgisinde buluşmuş durumda. Basit bir söz oyunuyla, hukuki ve toplumsal bir bağlama oturan “eşitlik” kavramı sihirbazca “aynılık” kavramına dönüştürülüyor ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin altı oyulmaya çalışılıyor. 

Tarafların uzlaştıkları bir diğer nokta ise LGBTİ+'lara dönük ayrımcılık. Her iki cenah da “Eşcinselliğe karşıyız” sözüyle konuşmaya başlama mecburiyeti hissediyor. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’ni savunur görünenler de aslında LGBTİ+'lar için oluşan ayrımcı iklime söylemsel olarak destek vermiş oluyor. 

Yine gelenekler, görenekler, töreler her iki taraf için de büyük oranda referans noktası.

İkinci olarak, bu tartışmanın en önemli boyutunu maddi çıkar ilişkileri ve ideolojik referanslar oluşturuyor. Abdurrahman Dilipak, örneğin, yıllardır iktidar çevresinde oluşan maddi ilişkilerin “partinin kurucu kimliğini bozucu” bir etkiye neden olduğunu savunuyor. Hakaretlerle dolu yazısında da esas olarak maddi çıkar ilişkilerinden bahsedip şu ifadeleri kullanıyor: “AK Parti içindeki AKP’liler konuşuyor, AK Partililer susuyor. AKP’liler terfi etti zenginleşti, itibar sahibi oldular. Kaymağı onlar yiyor, parayı onlar veriyor.”

Yine Dilipak’la aynı safta yer alan bir diğer isim olan Sema Maraşlı, Akit TV tarafından düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmasında şunları söylüyor: “İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların ve sahip çıkanların bir tek nedeni var: Para. Siz de Akit TV olarak kadına şiddeti önleyeceğiz diye başvurun, size de milyon dolarlar gelir.”

Saray tarafından, belediyeler tarafından yandaş basına akıtılan milyarlarca liranın bir kısmını elbette bu isimler de yiyor ancak suçladıkları isimlerin özellikle Avrupa Birliği ve bağlantılı kuruluşlarla ilişkileri bunları rahatsız ediyor. Aslında, “yiyeceksek yerli ve milli olanı yiyelim” çizgisindeler. 

Öte yandan, ideolojik çizgi açısından bakıldığında ise bir tarafın “kentlerde melezleşen muhafazakârlığı” diğer tarafın ise “kentleri ‘öz kimliğini kaybetmeden’ kuşatması arzu edilen muhafazakârlığı” temsil ettiği söylenebilir. 

Son olarak…

AKP iktidarının, ağır ekonomik krizden geçilen bu dönemde kendi tabanını konsolide etmek, hedeflerine ilerlemek ve karşı tarafı felç etmek adına hem faşizan hem de laiklik karşıtı hamlelerine hız verdiğini biliyoruz. 

AKP bunu daha önce de denedi ve çoğu kez başarılı oldu. Mevziler kazandı. 

Ancak yeni denklemde değişen iki önemli parametre var. Birincisi, emekçilerin yaşadığı yoksullaşma, ekonomi dışı faktörlerle kolay kolay perdelenemiyor. Ve ikincisi… İktidarın laiklik ve özgürlük karşıtı her hamlesinin doğrudan ve neredeyse en önemli muhattabı olan kadınlar ve özellikle kadın hareketi şimdi geçmişe göre çok güçlü.