Wallerstein, 'dünya sistemi' ve Türkiye



03-09-2019 00:04


Metin Çulhaoğlu

“Dünya sistemi teorisyeni” olarak bilinen Immanuel Wallerstein geçenlerde yaşamını yitirdi. 

Wallerstein, Marksizm’den de esinlenen, ama Marksist olmayan bir sosyologdu. Kimi görüşlerine ilişkin eleştirilerimizi bu portalde daha önce dile getirmiştik (Bir metodoloji önerisi, İleri, 8 Haziran 2019, Teorisizm: Uzaklara bakmayın, İleri, 27 Mayıs 2017).

Zamanında “dünya sistemine”, o sistemin bir parçası saydığı Sovyetler Birliği’nin çökmesine izin vermeyecek bir akıl ve belirleyicilik tanıyan Wallerstein açısından ulus devletler ölçeğinde süren sınıf karşıtlıkları ve mücadeleleri fazla önemli değildi. Ona göre, yüzyıllardır süren tek bir dünya sistemi vardı; ülkelerde ve bölgelerde hangi radikal dönüşümler yaşanmış olursa olsun sonunda hepsi dönüp dolaşıp bu sistem içinde bir yere oturuyordu…

***

Gene de Wallerstein’in “dünya sistemi” kavramını kabul edip oradan yürüyebiliriz.

Üç itirazı hatırlatıp öyle devam edelim. 1) Orta Çağın sonuyla birlikte dünyaya hükmetmeye başlayan, değişimler yaşasa bile hiç dönüşüm geçirmeyen tek bir sistemden söz etmek mümkün görünmemektedir. 2) “Sisteme”, nesnel gelişmeler ve dinamikler sonucu ortaya çıkan yeni yönelimlere aşkın bir akıl izafe edilmesi de zorlamadır. 3) “Sistem” kendini oluşturan ulus devletlerin ekonomik-siyasal tercihleri üzerinde etkili olabilir; ama siyasal iktidarları, bu ülkelerdeki sınıf mücadelelerini ve dengelerini boşa düşürecek ölçüde belirlemez.

Devam edersek “dünya sisteminin” son 30 yıl içinde ikisi de “küreselleşme” bağlamında olmak üzereiki evre yaşadığını, bugün bu evrelerden ikincisinde olduğumuzu söyleyebiliriz.

İlk evrede (1991- 2010) geniş ailenin çoluk çocuk hep birlikte bir balayı-tatil yaşadığını görüyoruz. Ufak tefek (ya da o zamanlar öyle görülen) pürüzlere rağmen dünyada herkes küreselleşmenin nimetlerinden payını alacaktır. Bu balayı döneminde küreselleşmeye getirilen tek çekincede “Olacaksa bari adil olsun” denmiştir.

Birinci evrenin öne çıkan vurgusu “karşılıklı bağımlılık”tır.

Halen sürmekte olan ikinci evrede ise balayının-tatilin bittiğini, aile içi çekişme ve kavgaların öne çıktığını görüyoruz. Küreselleşmenin kurduğu sofra artık bir Halil İbrahim sofrası değil kurtlar sofrasıdır. Bir zamanlar küreselleşmenin anti-tezi gibi gösterilen “mikro milliyetçiliklerin” öyle pek mikro ölçekte kalmadığı ortaya çıkmıştır. Küreselleşme, ailenin her üyesine başkalarınınkiyle ters düşen özel bir “fırsat penceresi” açmıştır. Bu evrede gemisini kurtaran kaptan, tuttuğunu koparan aslandır.

Öne çıkan ise “karşılıklı bağımlılık, benim daha az bağımlı olmamla geçerlidir” anlayışıdır.

***

Buradan Türkiye’ye gelebiliriz.

Geldiğimiz Türkiye’de Erdoğan’ın üstü altı yıldır çizilmiş durumdadır; kendisi uzatmaları oynamaktadır… Ülke bu kadar yıldır hep eli kulağında olan liberal restorasyonu beklemektedir… Parti olarak AKP gerilemektedir; hatta “gidici” durumdadır, vb.

Bu söylenenlerin bir bölümünde gerçek payı vardır. AKP gerçekten geriletilmiştir (“gerilemiş” değil). Kendi içi dâhil olmak üzere çeşitli yönlerden sıkışmış, sıkıştırılmış durumdadır. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilen şeyin “henüz tam yerine oturmadığı” kendileri tarafından da söylenmektedir…  

Gelgelelim, yukarıda “ikinci evre” olarak adlandırdığımız bugünkü dönemin Türkiye’deki rejimi ne ölçüde “sıkıştırdığı”, ne ölçüde ona yeni birtakım fırsatlar ve avantajlar sağladığı tartışmalı bir konudur. Ülke içi sınıf dinamikleri ve dengeleri, toplumsal muhalefetin cevvaliyeti gibi faktörleri bir kenara bırakıp sadece “dünya sistemi ne diyor” ona bakarsak verilecek yanıt çok açıktır: Bugünkü dünya sistemi tam da Erdoğan’ın liderliğinde ve onun tarzında bir ülke yönetimini davet etmektedir.

Erdoğan ve rejimi gidebilir, gider de…

Ama giderse, bu gidiş ülkedeki dinamiklerin, muhalefetin eseri olacaktır; “dünya sisteminin” falan değil.

Eğer bir “dünya sistemi” varsa, bu sistemin Türkiye’deki iktidarın gitmesini gerekli görecek hiçbir özelliği yoktur.

Tersine, “dünya sisteminin” özellikle bugünkü evresinin gerçekten bir aklı olsaydı, bu aklın Erdoğan’a “Beni en iyi anlayanlardan biri de sensin” demesini bekleyebilirdik.