Varlığımız kime armağan olsun?



11-11-2020 00:42


Çağatay Tarhan

Gerek kendi tarihsel seyrinin bir sonucu olsun gerek insanın doğaya müdahalesinin bir sonucu olsun dünyada daha önce felaket filmlerine konu olan pek çok çevresel değişim bir uyarı konusu olmaktan çıkıp gözle görünür, deneyimlenir hale gelmiş bulunuyor. Sonbahar kış aylarının sıcaklık ortalaması daha önce olmadığı kadar yüksek çıkıyor, devasa büyüklükte buzullar eriyor, denizler yükseliyor. İnsan etkinliğinin bir sonucu olarak tür çeşitliliği ve sayısı azalıyor, solunabilir hava kalitesi pek çok ülkede limitlerin altına çoktan düşmüş durumda. Bazı bilim insanları bu sürece altıncı büyük yok oluş süreci adını veriyor. Demek ki dünya şimdiye dek beş tane köklü altüst oluş yaşamış.

Bunlara büyük kitlesel yok oluş dönemleri adı veriliyor zira gerçekleştiği dönemde yaşayan canlıların çok büyük bir kısmı ortadan kalkıyor. Örneğin bundan yaklaşık dört yüz kırk beş milyon yıl önce hızlı küresel soğuma ve deniz seviyesinin hızlı biçimde azalması sonucu mevcut canlıların yaklaşık yüzde sekseninin yok olduğu biliniyor. Bu ilk yok oluştan yüz milyon yıl sonra ise meteor çarpması ve yine hızlı soğuma nedeniyle o dönem var olan canlıların yaklaşık yüzde yetmişi ortadan kalkıyor. Bir yüz milyon yıl kadar sonra ise bu kez güçlü volkanik etkinlik, metan ve karbondioksit konsantrasyonunun artması ve hızlı bir ısınma süreciyle beraber bu kez canlıların yaklaşık yüzde doksan beşi yok oluyor. Kuşkusuz tüm bu keskin değişimler okyanuslardaki ve karalardaki fiziksel ve kimyasal özellikleri kökten değiştiriyor ve bu değişim de yeni durumları koşulluyor. Örneğin denizlerdeki oksijen düzeyi düşüyor, çölleşme ortaya çıkıyor, peş peşe sıcak dalgaları vuruyor bu da büyük yangınlara neden oluyor. Bundan iki yüz elli milyon yıl kadar önce benzer süreçle canlıların yüzde yetmişi ve altmış beş milyon yıl kadar önce de asteroid çarpması, volkanik etkinliğin artması ve yine deniz seviyesinin aşırı oranda azalmasıyla canlıların yüzde sekseni ortadan kalkıyor. Her bir kitlesel yok oluş sonrası geriye kalan canlılar arasındaki denge değişmiş oluyor ve yeni şubeler, cinsler ya da türler ortaya çıkan yeni durumun içinden filizleniyor. Bu filizlenme sırasında kimin hayatta kalıp kalmayacağı canlıların kendileri ve çevreleriyle arasındaki çok karmaşık ve öngörülemeyecek etkileşimler sonucunda ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bugün çevremizde gördüğümüz ve sanki hep buradaymış gibi düşündüğümüz canlılar işte bu büyük yok oluşlardan sonra arta kalan canlıların uzak torunlarıdır. Gerçekten de Kanada’da Burgess Şeyli’nde bulunan yaklaşık beş yüz milyonluk fosiller bugün bildiğimiz hayvanlara hiç benzemeyen, farklı vücut simetrisi gösteren, ancak fantastik filmlere konu olabilecek biçimde hayvanların varlığına işaret etmiştir. Bu hayvanlar hayatta kalabilmiş olsaydı muhtemelen bugün bambaşka hayvan türleri görme şansımız olabilirdi. Olabilir miydi?

Altmış beş milyon yıl önceki son büyük kitlesel yok oluşun dinozorların ortadan kalkmasına yol açtığını biliyoruz. Daha önce çeşitlilik ve sayı bakımından pek önem arz etmeyen memeliler üzerindeki rekabet ve av baskısı son kitlesel yok oluşla beraber ortadan kalktığında memelilerin vücut büyüklüğü ve ekolojik dağılım bakımından çarpıcı bir genişleme sergilediği ve adeta bir memeliler çağının başladığı görülmektedir. Zira en eski plasentalı memelilere ait fosiller dinozorlar ortadan kalktıktan birkaç yüz bin yıl sonrasına tarihlenmektedir. Dolayısıyla memeliler, koşullar elverdiğinde az önce bahsettiğimiz biçimde geriye kalıp filizlenen bir dalı oluşturmuştur. Öyle ki çeşitlenmeyle beraber genişleyip büyüyen bu dal başka pek çok genus ve türle beraber yaklaşık yedi milyon yıl kadar önce Homo genusunu (cinsini) ve bu genus da başka türlerle birlikte üç yüz bin yıl kadar önce Homo sapiens’i yani modern insanı vermiştir.

Bu durum bir bakıma çok uzak uzayda gezinen uyduların çektiği fotoğraflarda dünyayı etraftaki irili ufaklı milyonlarca gök cisminden yalnızca biri olan minik mavi bir nokta olarak gördüğümüzde kendimize ilişkin hissettiğimiz o önemsizlik ve hiçlik duygusunu bir kez daha hatırlatmaktadır. Öyle görünüyor ki varlığımız dünyanın köklü biçimde alt üst oluşlarını, sayısız canlının milyonlarca yıla yayılan asla öngörülemeyecek karmaşık etkileşimini, kiminin ortaya çıkışını, kiminin yok oluşunu kapsayan bir süreç sonucunda mümkün olabilmiştir. Süreci baştan alıp tekrar oynatmaya kalktığımızda bizi verecek şartların yine aynı şekilde ortaya çıkıp çıkmayacağını bilemiyoruz. Belki de artık bu süreci kavramış olarak altmış beş milyon yıl önce dünyaya çarpan asteroid için “olmasaydın olmazdık” diyebileceğimiz gibi, doğa tarihi müzelerinde ziyaret edebileceğimiz devasa boyutlardaki bir dinozora ise “olsaydın olmazdık” diye fısıldayabiliriz.