Üçüncü İttifak: İki seçim, iki taktik - 2

Biz, Saray’da kimin oturacağını değil, Saray’ın varlığını tartışma konusu haline getirmeliyiz.

Yazı dizimizin ilk bölümünde Türkiyenin siyasal ve toplumsal manzarasına bakmaya ve gördüklerimiz üzerinden üzerimize düşen görevlere ve açılan olanaklara değinmeye çalışmıştık. Bu değerlendirmelerin önemli olduğunu tekrar vurgulamak isterim; çünkü hem genel olarak önümüzdeki seçim sürecine hem de ittifaklar tartışmasına bakarken geliştirdiğimiz pozisyon esas olarak o değerlendirmelere dayanıyor.

Yazı dizimizin ikinci bölümünde ise, mevcut seçim sisteminin kimi teknik özelliklerine de göz atarak neler yapılabileceğine değineceğiz. Kuşkusuz, seçim sisteminin imkan tanıdığı her olanak siyasal açıdan değerlendirilecek diye bir kural yok. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili öne çıkaracağımız hususlar, soyut imkanlara değil, tarihsel ve güncel hedeflerimizle uyumuna bakılarak tercih edilmiştir.

O halde, ilk olarak önümüzde iki seçim olduğunun altını çizelim. Türkiye, en geç 2023 Haziran’ında sandık başına gidecek ve bu seçimde hem Cumhurbaşkanlığı için hem de Milletvekilliği için oy kullanacak.

Bu basit gerçek, ilk başta görünenden daha önemli açıkçası. Çünkü ülkenin geleceğini gerçekten düşünenlerinin seçim sürecindeki görevlerini bu ikili seçim gerçeğini görerek tartışmak zorundayız.

Yeni seçim sisteminin, ülkenin içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulması için yol arayan yurttaşlarımız tarafından bile henüz yeterince anlaşılmadığını, incelenmediğini, araştırılmadığını şimdiye değin gerçekleştirdiğimiz halk toplantılarında üzülerek gözlemlediğimizi eklemeliyiz. Bu nedenle, başlarken ilk örneğini 2018de yaşadığımız yeni seçim sistemine göz atmalıyız.

2018 seçimlerinde olduğu gibi, önümüzdeki seçimde de eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimi yapılacak ve her yurttaş iki oy kullanacak.

Yine 2018 seçimlerinde olduğu gibi, genel seçimler oylamasında ister bir partiye ister bir ittifaka oy vermek de mümkün olacak.

Bu arada, eski seçim sisteminin en büyük engellerinden biri olan yüzde 10 barajı konusunda yeni sistemin sağladığı boşluklar var. İttifak kuran partilerin toplam oyunun yüzde 10u aşması durumunda, ittifakın tüm partilerinin barajı geçmiş sayıldığını ve böylece seçim sisteminin en anti-demokratik özelliklerinden birisi olan baraj probleminin aşılabildiğini 2018 seçimlerinden biliyoruz. Örneğin, 2018 Milletvekilliği seçiminde İyi Parti 9,96 oranında oy almasına rağmen dahil olduğu Millet İttifakı toplam oylarda yüzde 10 barajını geçtiği için baraj engelini aştı ve 43 milletvekili ile TBMMde temsil edilme şansı yakaladı.

Yeni seçim sisteminin bu boyutunu görerek ve daha fazla detaylandırmadan önümüzdeki döneme dair önerilerimize geçelim.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

Recep Tayyip Erdoğandan ve ona göre düzenlenmiş, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen, ucube sistemden kurtulmak küçümsenemeyecek derecede önemli bir görevdir. TİP olarak şimdiye değin bu görevin azımsanmasına veyahut geriye itilmesine hep karşı çıktık. Hem kamuoyuna yönelik sözlerimizde hem de dostlarımızla sohbetlerimizde Erdoğan’ı Saraydan indirecek siyasal hamle ve taktiklerin öneminin altını çizdik.

Ancak, bugün ¨Millet İttifakı adayı kim olacak?” sorusu etrafında sürdürülen tartışma zaman zaman kafa karışıklığı veya endişe yaratabiliyor.

Oysa, bir konuda net olmamız gerekiyor.

Bizim amacımız bir tek adamı kaldırıp yerine başka bir tek adam oturtmak değil. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı seçimini, esasında mevcut ucube sistemin oylandığı bir referanduma çevirmek gerekiyor. Bu ¨referandumda” bir tarafta tek adam yönetimi, diğer tarafta bu yönetim modelini ortadan kaldırma seçeneği karşı karşıya gelmelidir. Önümüzdeki günlerde en başta bu karşıtlığı anlatmak ve örgütlemekle görevliyiz. Eğer bunu başaramaz, seçim sürecini bu görevi yerine getireceğimiz bir süreç olarak görmezsek, Cumhurbaşkanlığı seçiminin isim tartışmasına kilitlenmesini de düşen tek adamın yerini başka bir tek adamın almasını da engelleyemeyiz.

Biz, Sarayda kimin oturacağını değil, Saray’ın varlığını tartışma konusu haline getirmeliyiz.

Fakat sonuçta aday(lar) ortaya çıkacak ve Cumhurbaşkanlığı için yarışacak; bu gerçeğe gözlerimizi kapatmamız, yokmuş gibi yapmamız da komik olur. Bu durumda, yukarıdaki yaklaşımı koruyup güçlendirerek ama bir yandan da tüm toplumsal muhalefetin ortaklaştığı ilkeler çerçevesinde belirlenmiş ortak adayın Erdoğan karşısında galip gelmesini sağlayacak bir oy tercihini geliştirmemiz gerekiyor.

Bu konuda, Cumhurbaşkanının halk” tarafından seçildiği son iki seçimden dersler çıkarılmasını öneriyoruz.

2015'teki Ekmeleddin İhsanoğlu gibi adayların bırakın bir kazanımı, seçimi elleriyle AKP ve Erdoğan'a hediye etmek anlamına geleceği herhalde bir tartışma konusu değildir artık. Önceki yazıda da belirttiğimiz gibi, AKP'nin 20 yıllık iktidarı biraz da muhalefetin beceriksizliğinin ve tercihlerinin eseridir ve şimdi içinden geçmekte olduğumuz tayin edici günlerde böylesi hatalar ihanet anlamına gelecektir.

2018 seçimlerinde ise muhalefetin başka bir taktik uyguladığını hatırlayalım. Muhalefetten ne kadar çok aday çıkarsa, Erdoğan’ın ilk turda kazanmasının o kadar zor olacağı düşünüldüğü için, olabilecek en çok adayın çıkması için hiç benimsenmeyen, oy bile verilmeyecek kimi isimlerin aday olabilmesi için insanların sıraya girdiği hatırlanacaktır. İlk bakışta doğru gibi görünen bu taktik, seçim çalışmaları için sahaya inildiğinde daha çok iktidar karşısındaki isimlerin birbiriyle yarışına dönüştü. Ve nihayetinde ilk turda seçimi bitirecek bir sonucu engellemek de mümkün olmadı.

Tüm bunlardan çıkan sonucu şöyle özetleyebiliriz.

Cumhurbaşkanlığı seçimini bir sistem tartışması olarak kamuoyunun önüne koyarak; Erdoğan sonrasında parlamenter sisteme geçiş sürecini koordine edecek ve yetkilerini Meclise devretmek üzere AKP karşısındaki tüm toplumsal kesimlerin vekaletini üstlenecek bir adayda ortaklaşarak Erdoğana tarihi bir yenilgi yaşatmak mümkündür.

Bu mümkünken ve bu imkana bu kadar yaklaşmışken hiç kimse, hiçbir siyasi parti, grup, çevre vb. kendi çıkarını memleket çıkarı üzerine koymamalı, herkes sorumlulukla ve daha önceki iki seçimden çıkan sonuçları gören bir yaklaşımla hareket etmeli. Özellikle de Millet İttifakı bileşenleri halkın Saray iktidarı karşısında biriken öfkesinden kendi dar çıkarları için nemalanmaya çalışmamalı, bunu kendilerinin yararlanacağı bir fırsat olarak değerlendirmemeli.

Elbette, bu tür ciddi siyasal gündemlerde ve dönemlerde dileklerle ya da beklentilerle yetinilmesi söz konusu olamaz. TİP olarak, Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir tür referanduma dönüştürülmesi ve toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinin ortaklaştığı bir adayın çıkarılması konusunda üzerimize düşen tüm sorumluluğu üstleneceğiz, bunu bir kez daha belirtmiş olalım. Ancak, bununla birlikte ve eş zamanlı olarak, Erdoğan’ın yenilgisini, Saray iktidarının düşüşünü masa başı görüşmelere, kulis çalışmalarına bağlı bırakmayacağımızın da bilinmesi gerekir.

Ülkemizin tüm sathında en geniş halk yığınlarını örgütlemeye, halkın iradesini tüm muhalefet üzerinde de bir baskı unsuruna dönüştürmeye uğraşacağız.

İşte Üçüncü İttifak halkın öfkesinin, hayallerinin ve çıkarlarının örgütlenmesi, hem Saray iktidarına hem de Millet İttifakı’na karşı zorlu bir güç haline getirilmesi, çaresizliğin ve seçeneksizliğin dayatıldığı bu uğrakta somut bir çarenin ve seçeneğin belirginleştirilmesi için zorunludur.

TİP, ancak bu gerekçelerle ve böyle bir niyetle Üçüncü İttifak konusunu düşünmekte, geliştirmek ve dostlarıyla istişare etmektedir.

MİLLETVEKİLLİĞİ SEÇİMİ VE MECLİS

Erdoğan yenilmeli. Bunu haddinden fazla söylediğimizi biliyorum, o yüzden buna eşlik etmesi gereken diğer konuya geçelim. O da Erdoğan’ın ve Saray iktidarının yenilgisinin yanında Meclis'in nasıl oluşacağı.

Sadece matematiksel olarak bakıldığında, Erdoğan’ın yenilgisinin, AKP-MHP ittifakının mümkün olan en az oranla TBMM'de yer bulabileceği veya tersinden söylersek, muhalefetin Anayasa değişikliği için gerekli toplamda 400 veya en azından referanduma götürmek için gereken 360 sandalyelik bir güce ulaşması gerektiği açık. Erdoğan’ın yenilgisinin hemen ardından ülkenin geçiş sürecini yönetecek organın Meclis olması ve gerekli yasal değişikliklerin hızlıca hayata geçirilmesi için bu Meclis çoğunluğu şarttır.

Erdoğan’ın yenilmesi zorunluluğu ve bu göreve hasredilmiş siyasal enerji asla azaltılmamalı, ama eş zamanlı olarak Meclis çoğunluğunun kazanılması görevini de ikincil hale getirmemeli, önemsizleştirmemeli, unutturmamalı.

Çünkü Erdoğan’ın yenilmesi Türkiye'nin kurtuluşu için ön şarttır ama sonrasını garanti altına alacak bir kazanım değildir. Başka bir ifadeyle, Erdoğan’ın yenilgisi mücadelenin bittiği değil, başladığı yerdir.

Erdoğan yenildiği gün oluşacak Meclis aritmetiğinde AKP-MHP blokunun mutlak azınlığa düşmesi önemlidir. Aynı Meclis aritmetiğinde “Üçüncü İttifak” Erdoğan sonrası dönemin, sermaye çevrelerinin belirlediği eksene ve başka bir tek odağın inisiyatifine terk edilmemesinin de güvencesi olacaktır. 

Aslında bu söylenenlerin daha soyut bir formülünü önceki yazımızda ifade etmiştik: Türkiye'nin kurtuluşu, ancak yeniden kuruluşu ile mümkündür. TİP olarak ¨Kurtuluş¨ evresini asla küçümsememekle birlikte, hem hedefimizi hem de enerjimizi ¨Kuruluş¨ evresine yoğunlaştıracağımızı da söylemiştik. Bu saptamanın ardından, bize göre başı çekmesi gereken konu Türkiye'nin yeniden kuruluşunun hangi güçlerin etkisi, yönlendirmesi ve belirleyiciliği ile gerçekleşeceğidir. Üçüncü İttifak’ı önemseyen tüm güçlerin üzerinde kafa yorması, iki seçim için de tutum geliştirirken hesaba katması gereken görev ve ihtiyaç da budur aslında.

Daha geniş bir bakış açısıyla bakarsak şunu da söyleyebiliriz. Cumhuriyet'in ilanından bu yana düzen siyaseti sistematik olarak halkın siyasetten uzak tutulması üzerine kurulmuştur. Dahası solun her türlü araç ve yolla baskı altına alındığı; işçi sınıfının, geniş emekçi kesimlerin üzerindeki baskı ve sömürünün her geçen gün arttırıldığı; Kürtlerin, Alevilerin eşit yurttaşlık haklarının tanınmadığı bu yüzyıllık süreç esas olarak halk düşmanı bir karakter taşıyan düzen güçlerin etkinliğinin sürekli artması anlamına gelmiştir. Menderes, Demirel, Evren, Özal, Çiller ve nihayet Erdoğan'a uzanan çizginin Türkiye siyasetindeki egemenliğinin temel nedeni budur.

Deyim yerindeyse, Türkiye'nin 100 yılda geldiği bugünkü nokta, esasında solsuz ve sınıfsız bırakılmış bir siyasetin eseridir. Şimdi, yeni bir yüzyıla giderken ve Türkiye'nin yeniden kuruluşunu tartışırken solun ve sınıfın silikleşmesini, denklemden çıkarılmasını, halkların baskı ve inkar yoluyla yok sayılmasını amaçlayan güçlerin de sahnede olacağı bellidir. Başka bir ifadeyle, Türkiye'nin Saray Rejimi'nden kurtuluşu ve yeni bir Türkiye'nin kuruluşu Millet İttifakı’nın ve onun temsil ettiği sermaye çevrelerinin keyfine ve niyetine bırakıldığında, karşı karşıya kalacağımız tablo değişmeyecektir. Tam da bu nedenle, yani ülkenin yeni bir kuruluş sürecine girdiği bu dönemde “yüzde 99’un”, karanlığa, yalnızlığa mahkum edilmemesi için Üçüncü İttifak ve onun yaratacağı siyasal/toplumsal etki hayati önemdedir.

Bu başarılamadığı takdirde, Türkiye'nin AKP sonrasında, siyasal düzlemde sol ve başta işçi sınıfı olmak üzere bugüne kadar yok sayılan tüm sınıfsal-toplumsal muhalefet güçleri yine sahne dışına itilecek, böyle olunca da gerçek bir yeniden kuruluş mümkün olmayacaktır.

Nihayetinde, bütün bunlardan hareketle söylemeye çalıştığımız şey, Üçüncü İttifak’ın önümüzdeki seçime güçlü bir seçenek yaratmayı önceliklendirmesi, ancak asla ve asla basit bir seçim taktiği olarak düşünülmemesi gerektiğidir.

Üçüncü İttifak, evet, seçimlerde halkın temsiline soyunacak ve halka gerçek bir seçenek sunacaktır, sunmalıdır. Fakat, bundan biraz daha fazlasıdır da.

Üçüncü İttifak, halkın özneleşmesinin ve kendi adına siyasete el koyabilmesinin aracıdır.

Üçüncü İttifak, Cumhurbaşkanlığı için yapılacak seçimdeki adayın kulislerde, gizli görüşmelerde, masa başlarında belirlenmesine izin vermemek için halkın örgütlü gücünün ve baskısının yaratılmasının aracıdır.

Üçüncü İttifak, Erdoğan’ın yenilgisinin ve Saray'dan indirilmesinin yanı sıra, bunun ötesine geçen bir kuruluş perspektifinin cisimleşmesinin aracıdır.

Ve Üçüncü İttifak, halkın çıkarlarının AKP sonrası Türkiye'de kimsenin gözlerini yumamayacağı bir somut güce dönüştürülmesinin aracıdır.

ARA SONUÇ

Yazı dizimizi bundan sonra gelecek bir üçüncü yazıyla tamamlayacağımız için, bu yazıda tüm tartışmayı kapsayacak bir sonuca değil, olsa olsa bir ara sonuca” varmamız mümkün. Bu kapsamda, bu yazıda ifade etmeye çalıştığımız değerlendirmeleri toparlamaya ve özetlemeye çalışalım.

Sanırım artık Üçüncü İttifak’ın temel çizgileri ve boyutları belli olmuştur. Üçüncü İttifak, Erdoğan’ı iktidardan indirmek için yan yana gelen Millet İttifakı’nın hem kapsayamadığı toplum kesimlerini hem de göz ardı ettiği emek ve kimlik sorunlarını temsil etmeyi başarabilecek; böylece iki kutba sıkıştırılmış Türkiye siyasetinde sesi ve sözü duyulmayan milyonlarca yurttaşımızın sesi ve sözü olabilecek bir mücadele kurgusunu somutlaştıracaktır.

Üçüncü İttifak’ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde çok kritik ve ülkenin geleceğini şekillendirecek bir pozisyonda olacağı ve bu sorumluluğu taşıyacak bir tutum alacağı bellidir; ancak Üçüncü İttifak’ın azımsanmaması gereken bir hedefi de Meclis çoğunluğunun da AKP-MHP ittifakından alınması ve toplumsal muhalefetin tüm ilerici unsurlarının Meclis'e taşınarak halkın iradesinin parlamentoda yerini almasıdır.

Ancak hem bu yazı dizisini okuyanların hem de TİP'i az çok tanıyanların bu söylediklerimle yetinmeyeceğini de biliyorum. Çünkü TİP, kurtuluş mücadelesini kuruluş perspektifine bağlı kılmıştır ve gücünü son damlasına kadar Türkiye'nin halkçı bir çizgide yeniden kuruluşu için harcayacaktır. Haliyle TİP'in tartışma gündemine getirdiği haliyle Üçüncü İttifak, özünde, AKP ile hesaplaşmak, Saray Rejimi'nin halka karşı işlediği tüm suçların yargılanmasını sağlamak ve Türkiye'nin aydınlık bir geleceğe doğru yürüyüşünde geri döndürülemez bir mevzi kazanmak için de zorunludur.

Zorunluluk, işi garantiye aldığı için değil, olanakların belirdiğini işaret ettiği için önemlidir. Türkiye, Türkiye'nin işçi ve emekçileri, mevcut iki blokta temsil edilmediğini hisseden herkes şimdi bu olanağı değerlendirmek göreviyle karşı karşıyadır.

Pazartesi: Kimlerle, nasıl bir ittifak?