Üç kısa öykü: Massachusetts, Dakka, İstanbul



03-05-2015 09:12


Emre Gürcanlı

Bu hafta tüm baskılara karşı 1 Mayıs'ta ayağa kalkan Türkiye işçi sınıfına bir selam çakalım ve işçi sınıfı tarihinden, farklı zaman ve yerlerden üç tane öykü anlatalım. Kitabında ka kısa bir ek olarak yazmıştım, siz okurlarımla köşemden de paylaşmak, 1 Mayıs'ta binlerce yaşamını yitiren emekçiye küçücük bir selam göndermek istiyorum. Evet öykülerimizin ilki ABD'de 19. yüzyılın ikinci yarısından, bundan beş yıl önce Türkiye'den ve birkaç ay öncesinde Bangladeş'ten... Bu üç öykü de ortak unsur özgürlük kavramının, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" veya "müteşebbisimiz zarar görmesin, engellenmesin" şeklinde özetlenebilecek liberal ekonomi ilkesi olarak yorumlanmasının ve burjuva ideolojisinin en temel argümanlarından birisi haline getirilmesinin sonuçlarını gösteriyor. Özgürlük sermaye sınıfını katil yaparken, işçi sınıfını maktul haline getiriyor. Sınırsız yatırım, sınırsız üretim, sınırlandırılmamış kâr güdüsü... Evet bunlar doğası gereği katliamlara yol açıyor. İdeolojik mi kaçtı, hayır tamamen bilimsel; sınırlandırılmayan sermaye öldürür, öldürmek zorundadır bunun istisnasına bugüne değin rastlanmamıştır. Sınırlayan da sınıfın mücadelesi sonucu hukuk sistemindeki değişim, sosyal devlet, işçi sağlığı ve iş güvenliği düzeyinin gelişimi olmuştur. Kuşkusuz burada sürekli büyüyen ve genişleyen kapitalizmin bir üst aşaması emperyalizme evrilmesi ve bunun doğası gereği doğurmak zorunda olduğu savaşlardan söz ederek, "makro" bir ölçekten söz etmeyeceğiz. Daha küçük savaşlar, hatta bizzat cinayetlerden söz edeceğiz...

Özetle bu üç hikaye bize "mikro" ölçekte sermaye düzeninin nasıl "katil zanlısı" olduğunu gösteriyor...

Sermaye serbest iken, ortada devlet "yok" iken...

Daha önce bir yazımda, farklı bir bağlamda yer almıştı bu olay (Laiklik ve İşçi Sağlığı-İş Güvenliği) Evet biraz gerilere gidelim, 10 Ocak, 1860, Lawrence, Massachusetts'de (ABD), kapitalizmin en büyük katliamlarından birisi yaşanmıştı. Bu katliamın özelliği, herkesin neredeyse alışık olduğu maden ocaklarında değil, bizzat şehrin göbeğinde, herkesin gözü önünde gerçekleşmesiydi. Pemberton Mill fabrikasının yıkılması sonucu 145 işçi ölmüş ve 166 işçi yaralanmıştı. Söz konusu binada, binanın kaldıramayacağı kadar ağır makinalar bulunmaktaydı ve binanın statik sistemi bu düşey yükleri kaldıramayıp yıkılmıştır. Bu inşaat mühendisi tarafından bilinmesine karşın, mahkeme herhangi bir suç unsuru bulmamıştır (Zin, 2005; 239). Olayın oluşumunda pek çok önlenebilir faktör olduğu belirtilmektedir. Fazla yük, ekstra ağır makina ve ekipmanın fabrikanın üst katlarına yerleştirilmesi, standartlara uygun olmayan inşaat, tuğla duvarların uygun olmayan şekilde desteklenmesi ve harcının yetersiz olması, döşemeleri destekleyen demir payandaların ucuz ve kırılgan olması gibi pek çok inşaat mühendisliği temel ilkelerine aykırı husustan söz edilebilir. Beş katlı binanın, büyük bir kısmı İrlandalı göçmen genç kadın işçilerden oluşan 670 işçi içindeyken neredeyse bir dakika içinde tamamen yıkılması toplumsal hafızada da büyük bir yer etmiştir. Lowell kentinde bulunan Amerikan Tekstil Tarihi Müzesi'nde de en ayrıntılı şekilde anlatılan, ancak açık açık ben geliyorum diyen katliam sonrası işyerleriyle ilgili denetimler sıkılaştırılmıştır.

Pemberton Mill katliamı, ABD'de ulusun ve ülkenin inşası sürecinde idealize edilen "kendi kendini düzenleyen üreticiler" düşüncesini çürütmüş ve aslında ülkeyi inşa eden işçi sınıfının bedenlerinin o üreticilere nasıl da bağımlı olduğunu aksi ispat edilemeyecek kadar net bir şekilde ispatlamıştır (Reeve, 2006: 140). Şimdi katliama kadar giden süreci incelemekte yarar var. Lawrence ve Lowell o yıllarda ülkede en sanayileşmiş kentler arasında yer alıyordu ve pamuklu bez fabrikalarının bu gelişmede payı büyüktü. Ancak işçi sağlığı ve iş güvenliği ilkelerini o veya bu şekilde gözönüne alan herhangi bir uygulamaya rastlanmıyordu.

Pemberton Pamuklu Bez fabrikasınının, artan üretim talebi ve rekabet edebilirlik amacıyla bir an önce inşa edilmesi gerekiyordu. Bu beraberinde, çok fazla sayıda tekstil makina ve ekipmanının, daha önce hiç bu kadar büyük döşeme açıklığı olmayan katlara yüklenmesini getirirken, malzeme seçiminde de en ucuz malzemenin (özellikle taşıyıcı kolonlar) tercihini getirmişti. İnşaat mühendisi gözüyle bakıldığında ise şunlar görülmekteydi; yapının statik sistemi o güne kadar yapılmayan büyük pencereler ve ince duvarlar nedeniyle zayıftı, iş programı o güne kadar yapılan en hızlı inşaatı öngörmekteydi ve bu hız içinde özellikle taşıyıcı demir kolonların seçimine dikkat edilmemiş, bu kolonların düzensiz en kesitlerine göz yumulmuştu. Keza özellikle olay günü 4. katta çalışmakta olan kesme, delme ve zımbalama işinde çalışan makinaların uyguladığı titreşim, binanın çökmesinin nedenleri arasındaydı. Önce binanın döşemesi kırıldı ve tüm diğer taşıyıcı sistemi etkileyerek binanın bütün olarak çökmesine neden oldu (Aguirre, 2010).

Söz konusu fabrika, büyük oranda üzerine suç atılan deneyimli baş mühendis Charles H. Bigelow tarafından yapılmaktaydı. Fabrika inşaatı John Lowell ve kayınbiraderi John P. Putnam tarafından finanse edilmekteydi. Buraya dikkat; fabrika inşaatının her aşaması bizzat Putnam tarafından denetleniyor, alınacak tüm malzemelere o karar veriyor ve inşaatın iş programı onun tarafından hazırlanıyor/güncelleniyordu, özellikle dikkat ettiği söylense de, hatta fabrikada çalışan müteahhitleri uyarsa da daha ucuz taşıyıcı kolon alınması kararını da o vermişti. Bunlar katliamı hazırlayan sürecin bir parçası. 1857 yılındaki finans krizinde elden çıkarılan fabrikayı Howe ve Nevins aldı ve kısa sürede en fazla kâr amacıyla, haddinden fazla tekstil makinasını fabrikaya doldurdu ve kısa zamanda en fazla kâr eden fabrikalardan birisine sahip oldu (Reeve, 2006: 142-143).

Dikkat edilirse, bu süreçlerin herhangi bir aşamasında devlet müdahalesi, denetimi veya gözetimi bulunmamaktadır. Sermaye kendisi çalıp, kendisi oynamaktadır! Katliam sonrasında hiçbir işçi veya işçi yakını tazminat hakkı kazanmamıştır. Olayları inceleyen komitenin kararı tüyler ürperticidir:

"İşgücünün (istihdamın) kaybı bizim yaptırım uygulayamayacağımız olağan bir vakadır..."

Keza kimse cezai açıdan da suçlu bulunmamış, cezalandırılmamıştır. Ancak olaydan sonra kurulan yardım ve bağış kampanyası ile her aileye esas ekmek getiren kişinin ölümünden dolayı o aileye 200 ila 500 dolar, ikinci dereceden gelir sağlayan yakınını kaybeden ailelere 100 ila 200 dolar, vefat etmiş kişiye bağımlı olmayan, kendi geliri olan ailelere ise 50 ila 100 dolar yardım dağıtılmıştır (Reeve, 2006: 149). İşçi sınıfı mücadelelerinin sermayeyi köşeye sıkıştırmadığı yerde insan hayatına biçilen değer budur! Ceza yoktur, tazminat yoktur ama yardım vardır. Sosyal devletin yok edildiği, ortalığın özellikle dinci yardım vakıfları, dernekleriyle dolduğu ülkemizi hatırlamamak elde midir?

Bu felaketin mevzuata etkisi için aslında 25 Mart 1911 yılında New York'ta gerçekleşen Triangle Bluz Fabrikası Yangını beklemek gerekecektir. Bu katliamda da 100'den fazla tekstil işçisi ya yanarak, ya da kendilerini kurtarmak için binadan kendisini atarak yaşamını yitirmiştir. Bu olaydan sonra fabrikalarda iş güvenliği standartlarının iyileştirilmesiyle ilgili yasal düzenlemeler başlamış, Uluslararası Tekstil İşçileri Sendikası da bu olay sonrasında büyüyerek kitlesel bir mücadele örgütü haline gelmiştir. Gerçek anlamda bir işçi sağlığı ve iş güvenliği idaresi, mevzuatı ve devlet denetimi için ise 1972 yılında kurulacak OSHA'yı (Occupational Safety and Health Administration) beklemek gerekecektir...

153 yıl geçse de sermaye sınıfı adam olur mu?

Olmaz! Sermaye sınıfının temel güdüsü olan kâr ortadan kalkmadıkça, artı değer birikimine ve insanın insanlıktan çıkarılmasına dayalı sistem ortadan kalkmadıkça, katliamlar azalarak değil artarak sürer. Evet, şimde Bangladeş'te Dakka'dayız... İlk önce benzer bir öyküyü anlatmaya başlayalım. Türkiye'de de benzerlerini gördüğümüz, New Orleans'ta Katrina kasırgası sonrası yoksul siyah halkın evlerine göz diken simsar müteahhit olarak da kendisini gösteren, yarı mafya yarı iş adamı, ama her şeyden önce belediye ve devlet kurumlarıyla arası iyi olan ve oraları besleyen bir şahsiyetle karşı karşıyayız. Adı Sohel Rana. Sohel Rana sayısı kesin olarak bilinmeyen ve en az 1000 kişinin ölümünden sorumlu olduğu söylenen bir kişi. Ama şahsında, kapitalizmin insan yaşamına, işçi sağlığı ve iş güvenliğine bakış açısını görmek açısından da bizim için önemli bir figür.

"24 Nisan sabahı çöken Rana Plaza’da bulunan beş konfeksiyon atölyesinde, çoğu kadın 3 binin üzerinde tekstil işçisi çalışıyordu. Yasadışı yollardan üç kat eklendiği belirtilen ve içinde alışveriş merkezi de bulunan Plaza’nın çökmesinden bir gün önce, duvarlarda oluşan çatlaklar nedeniyle işçiler çalışmayı reddetmişti. Ancak ertesi gün patronun işten atma tehditleriyle karşı karşıya kalan işçiler çalışmak zorunda kalmış ve göz göre göre ölüme gönderilmişti. Binanın çökmesinin ardından işçiler çok sayıda eylem yaptı ve şehirdeki çok sayıda fabrikaya yönelik saldırılar gerçekleştirildi....

Yaşamını yitiren yüzlerce işçinin, günde 15 saat çok düşük ücretler karşılığında ürettiği ürünler ise Mango, Benetton, C&A, Wal-Mart, Zara, Primark gibi hepimizin bildiği, ünlü ve/veya pahalı markalara ait. Binanın çökmesinden sonra bir açıklama yapan İngiliz Primark firması, ölenlerin ailelerine tazminat ödeyeceğini belirterek, “Sorumluluğumuzun farkındayız. Diğerleri de ortaya çıksın” dedi.

(...)

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın, “Türkiye’de Çin ve Tayvan’dan daha düşük maliyetli işgücüne sahibiz” ifadesini kullanarak çağrı yaptığı yabancı sermaye de tam böyle “cennet”ler arıyor kendine." (Markaların altındaki işçi cesetleri, soL Haber Portalı).

Tek bir figürün günah keçisi ilan edilmesi, Bangladeş hükümetini, yerel yetkilileri ve giyim tekellerini temize çıkarmaya çalışmanın da bir yoludur. Hep hatırlanır, 17 Ağustos sonrası "Veli Göçer" simgesi neyse, Sohel Rana da odur. "Önünü kesmememiz gereken" müteşebbislerdir ve bu bakış açısı sonunda emekçilerin katliamıyla son bulur. Vijay Prashad'ın (Prashad, 2013) bu konudaki yazısı, günlük soL gazetesinde de çeviri köşesinde yayınlanmıştır (soL Gazetesi, 3 Mayıs 2013) ve ilişkiler ağını çok güzel anlatır. Sohel Rana geçmişinde pek çok örneğini gördüğümüz gibi, şantaj, korumacılık, çek-senet işleri gibi işlerin peşinde koşan, sonrasında birden müteşebbis mertebesine erişen bir şahsiyettir. Onu oraya kadar taşıyan, rüşvet, dolandırıcılık ve kirli ilişkiler ağından vazgeçemeyen kapitalizmdir. New Orleans'ta Katrina kasırgası sonrası yaşanan, Türkiye'de kentsel dönüşüm denen yıkım süreciyle yaşanan kentsel arazilerin yağması ve emekçilerin kent merkezlerinden uzaklaştırılması anlamına gelen arazi ve emlak spekülasyonları, bu gibi kişilere yürü ya kulum demiştir. Geçmişin mafya bozuntuları bir anda yetenekli müteşebbislere dönüşür. Bangladeş Ulusal Partisi iktidardayken, Sohel Rana onların arasındadır, Avami Partisi iktidara geri döndüğünde ise gençlik kollarının başında yine o vardır. Sohel Rana kazançlı "arsa ve emlak geliştirme" işindedir artık ve bu kirli paraların birikimi katliamın merkezi 2010 yılında bir abide gibi diker: Rana Plaza. Bataklık araziye, uygun zemin etüdü yapılmadan 5 kat yerine 8 kat olarak yapılan Rana Plaza'da bina yıkıldığında kimilerine göre 2 bin, kimilerine göre 3 bin emekçi insanlık dışı koşullarda tekstil üretimi yapmaktadır.

Aslında katliam geliyorum demiştir. Bölgenin polis şefi Muhammed Asaduzaman, binada tespit edilen bir çatlaktan dolayı atölye sahiplerinin Salı günü işçilerin binaya alınmaması konusunda uyarıldığını söylemiş, işletme sahibi Muhammed Anisur Rahman, “ikinci katta bir çatlak vardı ancak benim atölyem beşinci katta. Bina sahibi kat sorumlusuna bir sorun olmadığını ve atölyemizi açabileceğimizi söyledi” diye konuşmuştur. Dahası yaklaşık 6 ay önce Kasım ayında da başkent Dakka yakınındaki Tazreen Fashion fabrikasında çıkan yangında 112 işçi hayatını kaybetmiş, fabrika sahibi, yalnızca 3 kata izin verilmesine rağmen tesisi genişleterek 8 kata çıkardıklarını, hatta yangının çıktığı dönemde 9'uncu kat üzerinde çalıştıklarını itiraf etmiştir. Bir itfaiye yetkilisi de fabrikanın yangın güvenlik sertifikasının süresinin olaydan iki buçuk ay önce sona erdiğini ve sertifikanın tesisin güvenlik konusundaki eksiklikler nedeniyle yenilenmediğini de belirtmiştir. Sadece bu da değil, binadaki çatlaklardan haberdar olan işçiler, ücretlerine el konulacağı tehdidi altında çalışmak zorunda bırakılmışlardır. ("Bangladeş'te Patron İşçileri Katletti", soL Haber Portalı.)

Kısacası, göz göre göre katliam geleceğini söylemiştir ve kimse bir şey yapmamıştır. Ama günah keçisi bulunmuş, Sohel Rana mahkemeye çıkarılmıştır. Şu noktada duralım, daha fazla ilerlemeyelim ve Sohel Rana'dan uzaklaşalım. İşçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin hususlar, keza emekçi halkın etkileneceği çevre sağlığına ilişkin hususlar her zaman en az düşünülen, devlet denetiminin olmadığı, sermayenin istediği gibi at koşturduğu alanlardır. ABD'de bina güvenliğine ve işyerlerindeki risklere dair mevzuatın tartışılmaya başlanaması için Pemberton Mill beklenmiştir. Bangladeş'te ise bu iki ardı ardına gelen katliam bile gerekli düzenlemeler için yeterli olamamaktadır. Zira ülke 1971’de yaşanan ve ülkenin bağımsızlığı ile sonuçlanan iç savaşta savaş suçları işledikleri iddiası ile yargılanan ve idamına karar verilen 12 kişiden Cemaat-i İslami Partisi yöneticisi Abdülkadi Molla’nın idamının ömür boyu hapse çevrilmesi üzerine ateistlere ve din düşmanlarına ölüm diye haykıran, Bangladeş Komünist Partisi ve sendika binalarını ateşe veren gericilerle uğraşmaktadır. Binlerce tekstil işçisi can güvenliği için eylemler yapıp, otobanları trafiğe kapatır, işlerini durdurur, kent merkezlerinde kitlesel olarak çatışırlarken, hiç de hesapta olmayan bir gündem onların mücadelelerinin önüne dikilmiştir...

Yerel yöneticiler olayların farkındadır, bakanlık yetkilileri farkındadır, işyeri denetiminden sorumlu olan devlet kuruluşları farkındadır, işçiler, patronlar farkındadır ve hiç bir şey yapılmamaktadır. Bu tabloda Sohel Rana gibi niceleri vardır ve olmaya devam etmektedir. Türkiye'de de olduğdu gibi...

Büyüyen Türkiye kime benzer, ABD'ye mi Bangladeş'e mi?

Pek çok hükümet yetkilisine göre ucuz işgücü açısından Çin'e benzeyeceğimiz, Avrupa'nın Çin'i olacağımız söyleniyor. Sözde büyüdüğü söylenen Türkiye ekonomisinde tekil işçi ölümleri yerini kitlesel ölümlere bırakıyor ve yaşanan süreçler yaklaşık 150 yıl öncesinin ABD'sine ve günümüzün Bangladeş'ine büyük oranda benziyor. Büyüyen Türkiye 150 öncesinin ABD'sine de benzeyecek, günümüzün Bangladeş'ine de. İşçi sağlığı ve iş güvenliği, çıkarılan yasa ve ilgili yönetmeliklere karşın sistemin yarattığı kuralsızlık çarkı içinde göz ardı edilecek ve benzer felaketler yaşanacak. İşçi sınıfı mücadele edip, sürece engel olmadığı takdirde...

Üçüncü öykümüz İstanbul'dan... 1 Şubat 2008'de Bayrampaşa'da kayıtdışı bir şekilde havai fişek üretimi yapan bir atölyedeki patlama sonucunda 22 işçi ölmüş, 100'den fazla kişi yaralanmıştı. Denetim yine yoktu, belediye, bakanlık, müteşebbislerimiz yine iş başındaydı ve onların el birliğiyle Dakka'daki kadar olmasa da, süreçleri itibariyle ona benzer bir katliam yaşanmıştır. Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmada, Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın yaptığı savunmada patlamanın olduğu işyerinin denetlendiğini, suç unsuru olarak hiçbir şeyin bulunmadığını belirtmiştir. Zabıtalar denetlediği halde ihmalkârlığın nasıl görülmediği sorusuna ise belediyede 377 kadrolu memurun çalıştığını, görevlerinin tek tek işyerlerini kontrol etmek olmadığını söylemiş ve beraatini istemiştir. Peki suçlu kimdir?

Savcılık tarafından istenen bilirkişi heyetinin hazırladığı raporunda, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Zeytinburnu Belediyesi ve BEDAŞ sorumlu tutulmaktadır. İdarenin izin vermemesi sonucu kurumlardan yetkililer yargılanamamaktadır. Ancak Danıştay, Zeytinburnu Belediye Başkanı'nın yargılanmasına karar vermiştir. Bu öyle bir anda olmamıştır, Davutpaşa'da yaşamını yitiren veya yaralananların ailelerinin mücadeleleri sonucunda ortaya çıkan kamuoyu baskısı bunu yaptırmıştır. Plastik imalatçısı olduğu söylenen bir işyerinde maytap, havai fişek ve benzeri tehlikeli madde üretimi yapılmaktadır. Bina ruhsata aykırıdır, ruhsatın dışında yapılan çatı katı işyeri olarak faaliyet göstermektedir, iskan ruhsatı olmadığı iddia edilmektedir, yine iddialara göre işyerinde 10 yıldır gizlice havai fişek, maytap vb. imalatı yapılmaktadır. (Davutpaşa Aileleri Destek Bekliyor, Güvenli Çalışma Web Sitesi.)

Davutpaşa'da, OSTİM'de ve daha pek çok yerde yakınlarını sermayenin kârı için yitiren aileler mücadele ediyor, konuyu kamuoyunun önüne getiriyor, mahkeme süreçlerine müdahil oluyor. Aslında herkes her şeyi bilmektedir, ama işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki en önemli ilkelerden birisi kamusal denetim göz ardı edilmektedir. Çünkü kapitalizmde işçi sınıfının mücadeleleri sonucunda ancak olması gereken yasal denetimler sağlanabilir, ancak mücadeleler sonucunda olması gereken ve herkes tarafından kabul edilen en rutin uygulamalar gerçekleştirilebilir. İşçi sağlığı ve iş güvenliğini sadece işyeri bazında alınan önlemler, risk analizleri, kişisel koruyucular ve benzeri olarak düşünenlere, bu ve benzeri kazalarda patron, yerel yönetici, devlet kurumları arasındaki suç ortaklığından söz etmek gerekmektedir. Üç örnekte de benzer süreçler yaşanmaktadır. Kapitalist devlet, artı değerin sömürülmesine engel teşkil etmemek adına her türlü kuralsızlığa göz yummakta, görmemiş gibi yapmakta, müteşebbise engel olmamaktadır. Bu göz yumma mekanizması kimi zaman rüşvet çarklarıyla yürürken, kimi zaman devlet kurumlarına yeterli kaynak ayırmayıp denetim ve gözetim mekanizmasını zayıflatarak, kimi zaman denetim ve gözetimi özel sektöre devrederek, kimi zaman da verilen cezaları yumuşatarak gerçekleştirilmektedir. Kısacası tüm yollar sermayenin çıkarlarına çıkmaktadır...

153 yıl öncesinden günümüze kadar değişmeyen tek şey sermaye düzeninin işçi sınıfının hem varlığından hem de "yok oluş"u üzerinden yükselmesidir...

 Ek için Kaynaklar

 Aguirre, E.L., (2010). Documentary to Highlight 150th Anniversary of Disaster, 08/18/2010 (http://www.uml.edu/News/stories/2010-11/pemberton_mill_collapse.aspx, Erişim Tarihi: 19.05.2013)

Prashad, V., (2013), An Arrest in Bangladesh Among the Thugs

Counterpunch 29 Nisan 2013, http://www.counterpunch.org/2013/04/29/among-the-thugs/

Reeve, P., (2006) Disaster, Meaning Making and Reform, Working Disasters-The Politics of Recognition and Response içinde, ed. Tucker E., Baywood Pub. Amityville, New York

Weisberger, B., (1961). The Working Ladies Of Lowell, American Heritage, February 1961, Volume 12,  Issue 2 (http://www.americanheritage.com/content/working-ladies-lowell,

Erişim Tarihi:5.5.2013)

Zin, H., (2005). A People’s History of the United States, 1492-Present, Harperpernennial Modern Classics, HarperCollins Pub, NY.

Diğer Kaynaklar

http://haber.sol.org.tr/dunyadan/bangladesde-patron-iscileri-katletti-100-isci-oldu-haberi-71950)

http://haber.sol.org.tr/dunyadan/markalarin-altindaki-isci-cesetleri-haberi-72390)

http://www.guvenlicalisma.org/index.php?option=com_content&view=article&id=5192:davutpasa-aileleri-destek-bekliyor&catid=127:isci-aileleri&Itemid=217

http://www.nytimes.com/2013/04/30/opinion/bangladeshs-are-only-the-latest-in-textile-factory-disasters.html?pagewanted=all&_r=0

http://www.celebrateboston.com/disasters/pemberton-mill-collapse.htm, Erişim Tarihi: 5.5.2013