Üç eylem ışığında sosyalist hareket



05-09-2015 08:49


Metin Çulhaoğlu

Türkiye’de son on yılın önemli kitlesel eylemlerinden üçünü hatırlayalım:

·         2007 yılı cumhuriyet mitingleri (birincisi).

·         HDP’nin 2015 Haziran seçimleri öncesi gerçekleştirdiği İstanbul ve İzmir mitingleri (ikincisi).

·          2013 Haziran direnişi ya da kalkışması (üçüncüsü).

(Sıralama, kronolojik olmayıp yazının mantığı ve akışıyla ilgilidir).

Şimdi, bu eylemlerin özelliklerine kısaca göz atalım:

Birincisi: Katılanlar arasında sosyalistler de vardır; ama asıl ağırlığı Cumhuriyetçi, Atatürkçü ya da Kemalist, yurtsever, laik kesimler oluşturmaktadır.

İkincisi: Katılanlar arasında sosyalistler de vardır; ama asıl ağırlığı, ülkenin batısındaki metropollerde yaşayan Kürt emekçiler oluşturmaktadır. Ek not: Sayıca fazla denemese bile birinci eylemlilikte (2007) yer alanlardan belirli kesimleri buralarda da görmek mümkündür.

Üçüncüsü: İlk iki eylemlilikteki kategorilerin hepsini kapsamaktadır. 2013 Haziran’ında “asıl ağırlığı” kimlerin oluşturduğu bir yerden sonra o kadar da önemli değildir. Önemli olan, Haziran’ın hemen herkesi aynı eylemlilikte buluşturabilmesidir.

Bu ülkenin sosyalistleri, son dönemin en önemli bu üç eylemliliğinde yer almışlardır; kendi eylemlerinde bulamadıkları kitleselliği buralarda bulabilmişlerdir.

Şimdi, sosyalist hareketin gündeminde hep yer aldığı halde pek açık dillendirilmeyen bir soruya gelelim: Eğer sosyalizmin kendi dışına açılma, kitleselleşme gibi bir gündemi varsa, bu üç eylemlilikten hangisine bakmalı, hangisine yüklenmeli?

Hemen gelecek yanıt herhalde “üçüncüsüne”, yani “Haziran 2013 kitleselliğine” olacaktır. Doğrudur; ancak, bu “bakışta” ve “yüklenmede” bir siyasal hat, ideolojik omurga ve gelecek perspektifi olması gerektiğine göre bunlar nasıl oluşturulacak, nereden bulunacak?

Aynı sırayla devam edelim.

Birincisi: Türkiye’de son 150 yılın modernleşme süreçlerini, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet döneminin açılımlarını ikincisine göre daha doğru okumaktadır.  Kendisi pek farkında olmasa bile bu okuma klasik Marksist şemaya daha çok uymaktadır (burjuva devrimler). Ne var ki, “gelecek perspektifi”, gidebileceği kadar sola gitse bile bir yerde tıkalıdır: Dünya sosyalist sisteminin varlığında belirli bir anlam taşıdığı söylenebilecek “kapitalist olmayan yola” endekslidir ve kendi başına alındığında bu anlamda arkaik kalmaktadır.

İkincisi: Taşıdığı emekçi ağırlığına karşın sol değil, ulusal sorun belirlenimlidir. Tarih okumalarında ilkine göre sosyalist şemanın hayli dışında kalmaktadır. Gündemini bölge ölçeğinde belirlediği oranda emperyalist güç odaklarıyla kuşku uyandırıcı ilişkilere girebilmektedir. Gelecek perspektifi ise küreselci-liberal ideoloji ile yeniden üretilmiş bir ütopyacı sosyalizmin bileşimiyle sınırlı kalmaktadır ve hiç de gerçekçi görünmemektedir. Gene de, emekçi ağırlığı, dinamizmi, aşağıdan yukarıya hareketlenme kapasitesiyle sosyalizmin görmezden gelemeyeceği bir potansiyele sahiptir.

Üçüncüsü: Ne “orta sınıf tepkisi” ne de “liberal”dir.  Tepki, net olarak belirli bir siyasal iktidara yöneldiği için hiç mi hiç apolitik değildir; ilk sıraya “yaşam tarzı” konulsa bile bu da tam tamına politik bir kalkış noktasıdır. Kitlesellik taşıdığından ve kendiliğindenlik öğesi ağır bastığından “ideolojisi” önsel (a priori) değil ancak sonsal (a posteriori) yüklenilmiş/atfedilmiş bilinç kategorisiyle tanımlanabilir. Gelecek perspektifine gelirsek, “olmadığını” söylemekte sakınca yoktur.      

“Kadim” meselemize yeniden dönelim: Sosyalist hareketin güçlenmesi, kitleselleşmesi ve bu ülkedeki siyasal süreçlere kendi damgasını vurması…

Eğer meselemiz buysa, bu hedefe ilk iki eylemlilikten herhangi birinin içine girerek, bunları kendi içlerinden itekleyerek, kendini onların kimi özel hassasiyetlerine göre “uyarlayarak” ulaşılması mümkün değildir.

O zaman, yüklenilmesi gereken eylemlilik her halükarda üçüncüsü olmalıdır; ama elbette net bir siyasal çizgiyle, gelişkin bir ideolojik kurguyla ve gelecek perspektifiyle…

Bu durumda ilk ikisine boş verelim mi demiş oluyoruz?

Kesinlikle hayır! 

Sosyalizm, üçüncüsüne gerçek anlamda girdiğinde, nüfuz ettiğinde, kendini orada yeniden ürettiğinde birincisine ve ikincisine de ulaşabilecek, öbür türlü söylersek, böyle bir durumda ilk ikisi sosyalizme bigâne kalamayacaktır.