Türklerin ve Kürtlerin uluslaşma süreçleri ortaklaştırılamaz mı?



23-10-2014 09:17


Ender Helvacıoğlu

Günlük politika girdabına bu kadar çekildiğimiz, karşılıklı pragmatist politikaların iki adım ötemizi görmeyi engelleyecek denli yürürlükte olduğu, emperyalist müdahalelerin bile göz ardı edilebildiği bir ortamda, mümkün olduğunca serinkanlı düşünüp Türk-Kürt sorununa bilimsel temelli ve stratejik bir yaklaşım geliştiremez miyiz? Dahası bunu yapmak zorunda değil miyiz? 

Kürtler ve Türkler tek bir ulus mudur? “Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz” demek ne ölçüde geçerli? Türklüğü, Kürtleri de içeren bir üst kimlik olarak tanımlamak gerçekçi mi? Laz, Arap, Azeri, Çerkez, Makedon, Rum, Ermeni, Bulgar vb kökenli vatandaşlarla Kürtler arasında bir nitelik farkı yok mu? Atatürk’ün 1930 yılında geliştirdiği “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” formülasyonu birlik için yeterli mi, yeterli oldu mu? Bütün bu sorulara, bilimsel sosyolojik gerçekleri göz önüne alarak, tabulardan kurtularak ve en başta birlikte yaşama niyetini koruyarak yanıt vermek gerekiyor. 

“Türk de biziz, Kürt de biziz” diyerek ortak bir “biz” duygusunu vurgulamaya kimsenin itirazı olamaz; sosyolojik bir olgunun özlü ifadesidir bu. İtirazlar ve sorun, hemen ardından “Hepimiz Türk milletiyiz” diye ekleyince ortaya çıkıyor. Çünkü, ne yazık ki, Türkler ile Kürtlerin uluslaşma süreçleri, bu sözün gönül rahatlığıyla söylenebileceği bir harmanlanmadan ve paralellikten (henüz?) yoksun. Bu da, bir sosyolojik olgu. “Hepimiz Türk milletiyiz” dendiğinde, bu hemen “isteseniz de istemeseniz de sizi Türkleştireceğiz” olarak algılanıyor ve gerçeği söylemek gerekirse, 80 yıldır da bu algıyı haklı çıkartacak biçimde (hatta daha ağır biçimlerde) uygulanmış. 

Türkler, Kürtleri de kapsayacak ve içlerinde eritecek düzeyde bir uluslaşmayı yaşamadılar. Uluslaşma sürecine (örneğin Avrupa toplumlarına göre) oldukça geç bir tarihte girdiler ve henüz tamamladıkları söylenemez. Dolayısıyla “Fransızlık”, “İtalyanlık, “Almanlık” gibi kapsayıcı bir üst kimlik biçiminde bir “Türklük”ten ne yazık ki henüz söz edemeyiz. “Türk kimdir?” diye sorulduğunda hemen Orta Asya’yı ve Oğuz Kağan’ı işaret eden akımların ve ilkel bir etnik milliyetçiliğin tabanını oluşturan anlayışların hâlâ oldukça etkin olması da bunu gösteriyor. 

Öte yandan Kürtler daha farklı, daha gecikmiş ve tamamlanmamış, daha zorlu ve çok daha karmaşık bir uluslaşma süreci yaşıyorlar. Kürtler de hemen hemen Türklerle aynı tarihlerde uluslaşma sürecine girmişler, ama bu süreç tarihsel koşullar ve güçlerinin yetersizliği nedeniyle zayıf kalmış. Kendi dinamikleriyle kurulmuş bir devlet gelenekleri yok. Dillerini korumakta ve kullanmakta zorlanmışlar. Günümüzde ise üçe bölünmüşler (Türkiye’nin sınırları dışında -başta Kuzey Irak’ta olmak üzere Suriye’de, İran’da- yaşayan Kürtler. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda yaşayan Kürtler. Türkiye’nin diğer bölgelerine, özellikle büyük kentlere göç etmiş ve orada yaşayan Kürtler.). Ama bu üç parçada da, farklı düzeylerde de olsa bir “Kürtlük” bilinci oluşmuş ve gelişmeyi talep ediyor. Türkiye sınırları içinde yaşayanların, hatta Türklerle en fazla iç içe geçmiş batıdaki Kürtlerin bile çoğunluğu kendilerini “Türk” olarak görmüyorlar, Türklüğü kendilerini de kapsayan bir üst kimlik olarak kabul etmiyorlar. Bir biçimde uluslaşma süreci içindeler ve bunu talep ediyorlar. 

Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları gönüllü bir birliğin koşullarını samimiyetle zorlamışlardı. Ortak bir potanın yaratılması için ısrarla Musul eyaletini Misak-ı Milli sınırları içinde saymaları, kurtuluş sırasında “Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı ortak vatan” tanımına vurgu yapmaları, hatta kurulacak ülkenin ismini dahi tartışmaya açık olmaları bunu gösteriyor. Fakat bu yolda ilerlemeyi sağlayacak güçten ve sınıfsal niteliklerden yoksundular. Tarihsel koşullar da bu kadarına el vermedi. Atatürk’ün 1930 yılındaki millet tanımı (“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”), bir yanıyla devrime vurgu yapıp milleti etnik kökenle tanımlayan ilkel milliyetçilikle yolları ayırmakta, ama diğer yanıyla asimilasyona kapı aralamaktadır. Fakat o günün koşullarında, kapitalist yola girerek Avrupa toplumlarının 1-2 yüzyıl önce yaşadıkları türden gönüllü bir asimilasyonun olanağı yoktu ve bu tanım bir “ütopya” olarak kaldı. Sonuç olarak tanımın devrimci yönü giderek törpülenirken, devlet asimilasyona açılan kapıdan bodoslama girerek bunu zor, inkâr ve şiddet yoluyla uygulamaya girişti. Bunun da bir çıkmaz yol olduğu günümüzde açıkça görülmüştür. Bugün dillendirilen “Türk’üyle Kürt’üyle Türk milletiyiz” tanımının ise, arkaya 1930’daki gibi yakın bir ortak devrimin rüzgârının da alınamadığı, tam tersine güvensizlik üreten bir geçmişin bulunduğu koşullarda, bir yankı bulma şansı yoktur. 

Bu sosyolojik olgular ışığında başlangıç itibarıyla şöyle bir tanım önerilebilir: ‘Türkler ve Kürtler, iç içe geçmiş, aynı vatanı paylaşan, gelecekleri ortaklaşmış, eşit haklara ve sorumluluklara sahip iki kardeş ulusturlar.’ Bu formülasyon birlik yönündeki olumlu politikaların oluşturulmasının zeminini yaratabilir. 

Peki, bu iki kardeş halkın uluslaşma süreçleri ortaklaştırılamaz mı, bir potada eritilemez mi, “Kürt de biziz, Türk de biziz; hepimiz aynı milletiz” noktası hedeflenemez mi? Tabii ki olur ve mevcut sosyolojinin gereği de budur. Fakat böyle bir yöne girilebilmesi için var olan politik paradigmanın kökten değiştirilmesi, yeni yönün ara aşamalarının özenle tespit edilmesi ve adım adım uygulamaya sokulması zorunludur. Ve tabii, köklü ortak pratiklere girme, bu pratikler içinde güven tazeleme ve yeniden sırt sırta verebilme… Kısacası yeni bir vatanı, emperyalist dayatmalara ve kışkırtmalara göğüs geren bağımsız ve özgür bir vatanı, yeni bir ülkeyi, yeni bir devleti birlikte kurma… Rejimini birlikte tespit edeceğimiz ortak bir emekçi cumhuriyeti… Bir ütopya mı? Hayır; çünkü yakın geçmişteki emekçi hareketlerinde ve en son Haziran Ayaklanmasında bu yaklaşım uç verdi! 

Kim ne derse desin, gelinen noktada tek çare budur. Umarız, geçmiştekilere rahmet okutacak felaketler yaşamadan bu yola girebiliriz. Öncelikle şu çıkış noktasında anlaşmalıyız: Emperyalizmle işbirliği arayışları ve etiketi ne olursa olsun milliyetçilik böler, anti-emperyalizm ve aydınlanma birleştirir. Emperyalistler, işbirlikçileri ve topladıkları çakal sürüleri geldikleri gibi gidecekler. Gidecek yeri olmayan, bu coğrafyayı özgürlük ve eşitlik temelinde paylaşmak zorunda olan Türk-Kürt-Arap emekçileri biziz.