Türkiye’yi kim yönetecek?



11-02-2015 09:21


Can Soyer

Özellikle Haziran Direnişi’nden sonra AKP’nin ve Erdoğan’ın bu ülkeyi yönetemediğini söylüyoruz. AKP iktidarının Türkiye’yi yönetmekte zorlandığı, bu zorlanmanın zaman zaman fiili olarak imkansızlık boyutlarına vardığı da oluyor. Öyle ya da böyle, 12 yıllık iktidarının en şaşalı günlerinde olmamıza rağmen, AKP iktidarının Türkiye’yi yönetmekte ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kaldığı kolayca inkar edilemeyecek bir gerçeklik haline dönmüş durumda.

Yönetememe durumu, tek başına siyasal ya da ideolojik süreçlerle ilgili de değil. Devlet aygıtında girişilen düzenlemeler, tek adam sisteminin bütün kurumsal yapıyı dönüştüren özellikleri, iktidar partisinin kadro derinliği gibi başlıklar açısından baktığımızda, kamu idaresi anlamında da bir yönetememe kriziyle karşı karşıya olduğumuz görülüyor.

AKP iktidarının 12 yılın sonunda vardığı nokta, eski rejimin siyasal ve ideolojik dayanaklarının etkisizleştiği, buna karşılık bir yeni rejim inşasına girildiği uğrağı ifade etmektedir. Ancak her rejim kuruluşu, kuruluşun mantığına ve karakterine özgü bir ideolojik bütünlüğü gerektirir. Bu bütünlük hem iktidar aygıtının kendi mekanizmaları hem de toplumsal ve siyasal aracıları tarafından topluma dayatılır, kabul ettirilir ve kendi etrafında geçerli bir konsensüs oluşturur.

Buraya kadarı tamam, ancak tam da bu noktada yeni rejimin kuruluşunu yarım yamalak bırakan bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye’de hiç de yabana atılamayacak, hatta pekala yepyeni bir Türkiye’nin kuruluşu sırtlanabilecek ölçüde geniş bir toplumsallık, AKP’nin yönetimini kabul etmemekte, AKP tarafından yönetilmeye karşı çıkmaktadır. Bu AKP karşıtı toplumsallık, AKP’nin fiili uygulamalarına gücü yettiğince direnmekle ve zaman zaman geri adım attırmakla yetinmeyip, doğrudan AKP’nin siyasal ve ideolojik hegemonyasını, yeni rejimin kuruluş felsefesini, AKP Türkiyesi’nin resmi ideolojisini reddetmektedir. AKP’nin devlet aygıtının şiddet tekelini sonuna kadar kullanmak konusunda gözünü karartmasının, örneğin İç Güvenlik Yasası ile hazırlandığı savaşın bu yönetememe ve reddedilme hali ile bağlantısı açıktır. Bülent Arınç’ın “insanlar bizden nefret ediyor” yakınmaları doğrudur ve daha ötesi, nefretle yetinmeyip Arınçgiller tarafından yönetilmeyi reddetmektedir.

AKP’nin ülkeyi kamu idaresi anlamında da yönetemediğini söyledik. Bu sanıldığından ve olağan günlerde hissedildiğinden daha ciddi ve tehlikeli bir sorundur. AKP eski rejimin yıkılışı ve yeni rejim inşası sürecinde karşılaştığı her zorluğu, önce siyasal ve ideolojik gücüyle aşmaya çalışmış, başarılı olamadığında ise yasalarla, kanun hükmünde kararnamelerle, mevzuatlarla, mahkeme kararları ile çare aramıştır. Ve çoğunlukla bunlar belirli bir bütünlük ve plan çerçevesinde değil, anlık olarak, ihtiyaç hasıl olduğunda, hatta yumurta kapıya dayandığında yapılan “acil” düzenlemeler olmuştur. Örneğin, 12 yıl boyunca kimsenin aklına MİT Başkanı’nın yargılanmasını başbakanın iznine tabi kılmak gelmemiştir. Ne zaman ki MİT Başkanı’nın yargılanabileceği ihtimali belirmiş, Erdoğan’ın ameliyat masasından verdiği acil ve panik halindeki talimatla söz konusu düzenleme hayata geçirilmiştir.

Bunun pratik sonucu devlet aygıtının parça parça ve tutarsız bir biçimde yeniden düzenlenmesidir. Böyle oldukça, devlet aygıtının mekanizmaları ve kurumları arasında sürtüşmeler, çakışmalar, yetki kavgaları, görev anlaşmazlıkları da ayyuka çıkmaktadır. Sonuçta devlet başı sonu belli, kendi içinde görece tutarlı ve homojen bir blok olmaktan çıkıp, AKP tarafından gündelik gereksinimlere göre eğilip bükülebilen, sürekli mıncıklanabilen, neresinden tutarsan elinde kalabilen bir garip şebekeye dönüşmektedir. Bu tabloya, Erdoğan ve hanedanı etrafında yapılandırılmış bir çıkar şebekesinin, aile şirketinin ya da Saray çevresinin, hem karar alma süreçlerinde hem de ekonomik kaynakların paylaşımının düzenlenmesinde tayin edici hale gelen bir “paralel” bürokrasinin devlet aygıtını ikame etmesini, devletin yerine geçmesini, giderek devleti işlevsizleştirmesini eklersek, sorunun basitçe kamu idaresindeki keşmekeşle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin egemen kesimleri arasındaki denge ve hassasiyetlerin de yönetilemediği görülebilir.

Bir de tabi AKP’nin ve yeni rejimin kadro niteliği sorunu var. Herkesin hatırladığı Adana Valisi, belki de AKP’nin kadro nitelikleri konusundaki en somut örneği oluşturmaktadır. Yargıya, akademiye, bakanlık ve müsteşarlıklara, kamu idaresinin üst düzey makamlarına yerleştirilen ve sık sık kamuoyunun gündemine taşınan diğer örnekleri de hesaba kattığımızda, AKP’nin son derece beceriksiz, birikimsiz, ciddiyetten uzak, iş bilmez, yasa tanımaz, tek özelliği koşulsuz biat etmek olan bir kadro toplamıyla hareket ettiği görülmektedir. Zaman zaman tanık olduğumuz “skandal” ya da “şok” açıklamalar veya icraatlar, bir yanıyla da bu cehaletin ve pespayeliğin tezahürleridir aslında. Bu kadro toplamı, her an yeni skandallara neden olabilecek bir saatli bomba gibi çalışmaktadır. Ve görevde kalmalarının tek gerekçesi, lidere ya da reise koşulsuz biat etmeleridir.

Bu tablonun oluşmasında Erdoğan’ın burnundan kıl aldırmayan kibrinin ve yönetimine en ufak bir müdahaleyi dahi kabul edilemez görmesinin payı vardır. İktidar yılları içerisinde kendisine AKP içinden gelen ve gelebilecek tavsiye, uyarı ya da eleştirileri elinin tersiyle iten Erdoğan, nihayetinde partinin “eski”lerini oluşturan ve Erdoğan karşısında zaman zaman diş gösterebilen topluluğu yönetimden ve yakınından uzaklaştırmıştır. Gül’ün, Arınç’ın ya da Atalay’ın çevresine toparlanan “mutsuzlar”, bir dönem üstlendikleri görevlerle eşsiz hizmetlerde bulunmuş cemaatçiler, partinin kuruluşunda ve başarısında payı olduğunu düşünen “ağır toplar”, şimdi “yeni yetmeler”in, “iş bilmez cahiller”in, “türedi yöneticiler”in itibar görmesine tepki göstermektedirler. Yiğit Bulut, Efkan Ala ya da Süleyman Soylu gibi, “dava adamı” olmayıp da iktidarın nimetlerini gördükçe AKP’ye yanaşanların partiyi ve hükümeti ele geçirmesine itiraz etmektedirler. Sonuç, ülkeyi yönetmekte zaten zorlanan Erdoğan’ın, eğer bir çare bulamazsa partisini yönetmekte de altından kalkılması zor bir sıkışma içine girebileceğidir.

Kısacası, 12 yıllık iktidarının sonunda, üstelik de tek adam rejimine en fazla yaklaştığı ve gücü kendi ellerinde en fazla topladığı bu anda, Erdoğan hem siyasal ve ideolojik açıdan hem de kamu idaresi, ekonomik kaynak paylaşımı, kadro politikaları, parti içi dengeler açısından ciddi bir yönetememe durumuyla karşı karşıyadır. Bu durumun ilanihaye sürmesi mümkün değildir, her dengesizlik bir kararlı ortalamaya yerleşmeye eğilimlidir ve süreç kendiliğinden biçimde işlemeye devam ettiği müddetçe bu kriz de aşılacaktır.

Öte yandan, etkin ve sonuç alıcı bir mücadelenin yaratacağı sarsıntı, mevcut yönetememe krizini derinleştirip çözüm yollarını kapatabilecektir. Diğer bir deyişle, kendi haline bırakıldığında pekala bir “modus vivendi” noktasına ulaşabilecek kriz, krize müdahale eden ve geniş halk kesimlerinin gücünü krizi derinleştirmek için seferber eden bir muhalefet hareketiyle karşılaştığı sürece içinden çıkılmaz hale gelebilecektir.

İzmir Valisi de bu ihtimalden haberdar mıdır bilinmez, ancak kendisinin teşhiste mahir olduğu su götürmez.

Çünkü Vali beyin de gördüğü ve kavradığı gibi, Birleşik Haziran Hareketi AKP’yi devirmeyi önüne koymuş bir irade olarak, bugünkü yönetememe krizine yanıt üretebilecek bir öznedir.

O halde...

HAZİRAN geniş halk kesimlerini AKP karşısında seferber etmek ve krizi derinleştirip AKP’yi devirmek için “Türkiye’yi kim yönetecek?” sorusuna yanıt üretmek zorundadır.

Somut, gerçekçi ve sonuç alıcı bir yanıt...

Türkiye’yi yönetmeye talip bir yanıt...