Türkiye’yi ele geçiren şuuraltı



28-03-2015 11:54


B. Sadık Albayrak

Karikatürcü Bahadır Baruter, mahkemede çizdiği karikatürden dolayı yargılanırken, kendisine o suçlamayı yapan “savcının şuuraltı”ndan söz ediyor. Karikatürü biliyorsunuz. Malum kişiyi, yeni sarayında karşılayan devlet görevlisi, kapıkuluna uygun bir jestle ceketinin düğmesini iliklerken resmedilmiş. Önünde saygıyla eğilirken, “Hayırlı olsun efendim, köşke hoşgeldiniz” diyor. Buraya kadar her şey sıradan, espriyi malum kişinin söyledikleri patlatıyor: “Böyle kuru kuru olur mu yaa, en azından bir gasteci kesseydik!” Son yılların yakıcı bir gerçeğinden çıkarılmış bir espri. Yüzün üstünde gazetecinin hapse atıldığı, yazdıklarından dolayı gazetelerinden kovdurulduğu, televizyonlara çıkmasının engellendiği bir gerçeğin içinden süzülmüş, vurucu bir espri.

Charlie Hebdo katliamı olduğunda, Paris’te mizah dergisi basılıp karikatürcüler katledildiğinde, Cumhuriyet çizeri Musa Kart da benzeri bir karikatürle bu yakıcı gerçeğe ışık tutmuştu. Karikatürde olayı izleyen muktedir, öldürmenin çok aşırı olduğunu, beş on yıl hapis cezasıyla yetinilmesi gerektiğini söylüyordu.

Bahadır Baruter'e verilen hapis cezasına Musa Kart’ın karikatürünün gerçeğe dönüşmesi olarak bakabiliriz. Burada dile getirilen birkaç yıl hapis cezası, onlarca benzeri gibi, şimdi de Penguen dergisi karikatürcüsü Bahadır Baruter'e verilmiş bulunuyor. Hapsi önce verip sonra yedi bin küsurluk para cezasına çevirdiler.

Penguen de muhalif olursa

Karikatür gerçeğin akıldışılığını, ahlakdışı hale gelmiş davranış ve ilişkileri, haksızlığı, adaletsizliği ortaya çıkarır. Yeşil karpuzun küçük bir parçasını kesip bize içindeki kırmızıyı gösterir. Ama Türkiye’nin kabuğu o kadar çatlamış, çürümüş ve lime lime olmuştur ki, nereye baksanız içyüzünü görürsünüz, karikatür gerçeğe dönüşmüştür.

Bahadır Baruter ve Penguen vakası karikatürün tahayyül edemeyeceği bir komikliğin, komedi ve mizahın somut örneğidir.

İroniye bakınız, Türkiye’de iktidar güdümlü basın ve televizyonun Haziran’dan beri simgesi olmuş “penguen”in adını taşıyan bir dergi, muhalif niteliği nedeniyle cezalandırılıyor. Demek ki artık, “Penguen medyası” derken, bir parantez açmak gerekecek, “ama Penguen mizah dergisiyle karıştırmamak gerek”, dedikten sonra derdimizi anlatabileceğiz.

Bu karikatürün yargılanmasını ve ceza verilmesini, Türkiye için sıradan ve olağan hale gelmiş bir durumun son örneği deyip geçemiyoruz. Çünkü karikatürün suçlanma gerekçesi, karikatürcünün savcının “şuuraltı”nı gündeme getirmesi, üzerinde acı acı düşünmeyi gerektiriyor.

Lümpenin ufkundan hüküm kurmak

Savcı, karikatürde suçu, espride yani fikirde, malum kişinin olağanüstü itici çizilmiş portresinde değil de, onu karşılarken, ceketinin düğmesini ilikleyen devlet memurunun parmaklarında görüyor. Düğmeyi iliklerken baş parmakla işaret parmağının birleşmesiyle ortaya çıkan yuvarlak, lümpen çevrelerde “homoseksüel” iması anlamına geldiği için, savcı burada bir hakaret görüyor. Bahadır Baruter'in, savunmasında söyledikleri işte bu durumu çözümlemeye çalışıyor: “Karşılayan kişinin köşk görevlisi olduğu düşünüldüğünde hem cumhurbaşkanının karşılanması hem de ona el hareketinin yapılması mizah tarzı olarak uygun değildir. Bu şekilde tanımlamanın savcının şuuraltıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz.” Baruter, bunları mahkemede kendini savunurken söylüyor. Son derece mantıklı, bilimsel, gerçekçi, mizah estetiğine uygun bir savunma. Ama karardan anlıyoruz ki, yalnızca savcının “şuuraltı” değil, bu suçlamayı ciddiye alıp cezayı kesen hakimin şuuraltı da, günün pek sevilen deyimiyle, paralel.

Bu suç ve ceza karşısında, neredeyse, şöyle diyeceğiz, “yapmayın, bari bizi düşüncelerimizden dolayı yargılayın!” Bunu yapmanızı anlamak mümkün, çünkü düşüncelerimiz size ve düzeninize karşıdır. İnsan olup da size karşı mücadele etmemek nasıl olabilir? Ülkeyi tapusunu üzerinize geçirilecek sahipsiz araziler, üstünde yaşayanları, her söylediğinizi dinleyecek ve boyun eğecek kullar olarak görüyorsunuz. Biz bunu kabul etmiyoruz. Parababalarının çıkarlarını kanun diye çıkaran Meclis’inizin gerçek yüzünü, on yıllardır cahilleştirdiğiniz halka göstermeye çalışıyoruz. Komşu ülkelerin insanlarını katleden, yerinden yurdundan eden çetelere silah taşımayı dış politika olarak yutturan ve sokaklarımızı dilenci Arap çocuklarıyla dolduran düzeninizden kurtulmak istiyoruz. Şuuraltınızda size çok şey anlatan parmaklarla değil, bizi, bu düşüncelerimizle yargılasanız, en azından mantıklı bulabiliriz.

Müsait”ten parmağa patlayan bilinçaltı

Bir hafta önce devletin Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “müsait” sözcüğünün, “flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” biçiminde tanımladığını öğrenip şaşırmıştık. Bu hafta devletin mahkemelerinde verilen bir kararla, bir karikatürde ceketini ilikleyen bir figürün işaret parmağı ile başparmağının birleşmesinin “homoseksüel” iması anlamına geldiğini öğrendik.

Bahadır Baruter, gerçekten çok haklı, topyekûn bir “şuuraltı”, bilinçaltı vakasıyla karşı karşıyayız. Bilinçaltı, bilinç-üstüne çıkmış; bilinç, bilinçaltına itilmiştir. Dr. Jeckyl ve Mr. Hayde romanının çemberine sokulmuş bir toplum haline getirildik; Mr. Hayde idareyi bütünüyle eline almıştır. Argo dile, lümpen kültüre, toplumsal olarak kenarda olanın, itilmiş, bastırılmış olanın dili ve kültürü olarak bakarsak, bunları toplumun bilinçaltına benzetebiliriz. Bu toplumsal bilinçaltı, patlamış, iktidar olmuş ve kendi ölçütlerini topluma dayatmıştır. Sözlükler, mahkemeler, Meclis’ler, Tomalar, penguen medyası, okullar ve camiler bu ölçütleri kabul ettirmek ve mutlaklaştırmak için iş başındadır.

Herhalde, TDK sözlüğünün yeni öğrendiğimiz tanımından sonra, bir kadın arkadaşımıza telefon ettiğimizde, “müsait misin”, derken saniyeler içinde aklımızda oluşan anlam karmaşasını analiz etmek, Sigmund Freud’a koca bir makale yazdırırdı. Freud’a, birkaç figürün, onları birbirine bağlayan akılcı bir esprinin olduğu bir karikatürde, ceket düğmesini ilikleyen bir elin ima ettiği şeyi arayan bir hukuk fakültesi mezunu için, karikatürcünün “şuuraltı” teşhisini sorsak, bunun yanıtını “Rüyaların Yorumları”nda ya da “Totem ve Tabu”da bulabileceğimizi mi söylerdi? Yoksa bunun açıklamasını “Günlük Hayatın Psikopatolojisi” içinde mi aramalıydık?

Bilinçaltı mahkemelerinde yeni suç ve cezalar

Küfretmek, utanç verici davranışta bulunan birinin yüzüne tükürmek, şaka yapmak, öznesiz yüklemsiz bile olsa “hırsız” ve “katil” sözcüklerini telaffuz etmek, Türkiye’nin yeni düzeninin en büyük suçlarıdır. Parkta sevgilisiyle sarmaş dolaş olmak, öpüşmek, insanlığın yeniden doğuş çağının insan resimleri, Boticelli’nin Venüs’ü, Goya’nın Olympia’sı, Rodin’in heykelleri, çıplak insan fotoğrafı en büyük suç kaynaklarıdır. Yaşama canlılık, heyecan, umut ve neşe katan her şey bu yeni düzenin suç “kataloğu” içindedir.

Geçen hafta, oğlu Haziran isyanında katledilen bir babayı mahkeme salonlarında dövdüler. Oğlunun katiline ceza verilmesi için mücadele eden Ali Ayvalıtaş’ın dayak yediği mahkeme, haklının hakkını aramasının engellendiği bu mahkeme ile Bahadır Baruter'in “düğme ilikleyen el” çizimine ceza veren, birkaç koridor ötedeki mahkeme yeni adalet düzeninin kuşbakışı bir resmini veriyor. Bu resimde ak-hukuk düzeninde tersyüz edilen adaletin karikatürü görülebilir.

Bu düzende adalet, haklının dövülmesi ve cezalandırılması, hırsız ve katilin savunulması olmuştur.

Akıl, tımarhaneye kapatılmıştır. Hapishanelere atılmıştır. Bilinçaltına itilmiştir.

Bu durumda, Bilgesu Erenus’un “İnsan Aklını Koruma Enstitüsü”ne başvurabiliriz. Dijital çöplüğün bütünüyle yok edemediği kitaplara ve kitaplıklarımıza sığınabiliriz.

Oradan yazıyorum. Hegel’in ünlü bir sözü var. “Gerçek olan her şey aklidir ve akli olan her şey gerçektir.” Bu sözü bugünün Türkiye’sine uygularsak, gerçekdışı ve akıldışı bir zaman ve mekânda yaşadığımızı düşünsek iyi olur. Karikatürdeki parmağa verilen cezada ben bu felsefi önermeyi görüyorum. Gerçek ile aklın yolları bütünüyle birbirinden ayrılmıştır.

Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”nda, Hegel’in bu sözünü açımlarken diyalektiğe dikkat çeker. Toplumsal gerçeğin tarihsel süreçte akılcı niteliğini yitirmesi sözkonusudur ve bir devrimle akılcı niteliğini yitiren gerçeğin dönüştürülmesi, yeni bir akla göre yeniden kurulması gerekir. Engels Fransız tarihinden bunu şöyle örnekler: “1789’da Fransız kırallığı o kadar gerçek dışı, her türlü zaruretten o kadar mahrum, o kadar gayri akli bir hal almıştı ki, Hegel’in daima en büyük coşkunlukla bahsettiği Büyük İnkılâp tarafından yıkılması vacip olmuştu. Demek oluyor ki, burada kırallık gerçek dışı, İnkılâp ise gerçek idi. Böylece, gelişme seyri içinde evvelce gerçek olan her şey gerçek dışı hale gelir, zaruriliğini, var olma hakkını, akliliğini kaybeder; ölen gerçeğin yerini –eğer eski düzen karşı koymaksızın ölmeyi kabul edecek kadar mâkul ise barışıklıkla, yok bu zarurete karşı koyarsa zor ve şiddetle- yaşama gücü olan yeni bir gerçek alır.” (F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. C. Karakaya, Sosyal yayınlar)

Tam buradayız.

Akıldışı bir şuuraltının iktidarında Türkiye, yeni gerçeğini ve yeni aklını arıyor. Bu aklı geliştirmek için başvuracağımız kitaplar devrim tarihleri olacaktır. Yeniden İhtilal-i Kebir’i, 1908’i, 1917’yi ve 1920 Cumhuriyet Devrimini çalışmamız gerekiyor. 27 Mayıs İhtilalini çalışmayı da ihmal etmemek gerekiyor.