Türkiye’nin damarları



06-09-2014 09:47


Can Soyer

Türkiye’nin ilerici ve özgürlükçü değerlere açık olmadığı, geri kalmış bir ülke sıfatıyla modern ve çağdaş düşünce biçimlerinin bizim ülkemizde kök salamayacağı lafları, basbayağı köhne ve kibirli bir yaklaşımı ifade ediyordu. Bir dönem, hem de bu ülkenin sözüm ona aydınları tarafından bile dillendirilir olmuştu. Kimi açık açık, kimi kuytu köşede...

Buna en çok Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin hep içinde olan sosyalistler karşı çıktı. Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halklarının gelişmişlik ve olgunluk düzeyini, siyasal ve toplumsal hareket kapasitesini, onunla en yakın teması kurabilen devrimciler görüyordu çünkü.

Bu anlamda Türkiye’de sosyalist düşünce, aydınlanmacılık, yurtseverlik, kamuculuk, modernlik gibi tutumların bizim halkımız arasında yerleşemeyeceğine, o yüzden de ülkemizde solun ve sosyalizmin güçlenemeyeceğine ta en başından beri yükselen bir itirazdır.

Türkiye’de sosyalist hareket, biraz da işçi sınıfına ve emekçi halkımıza duyulan güven üzerine kurulmuştur.

Aradan geçen yılları tartışmak, bu yazı açısından pek faydalı değil. Ancak ne olduysa oldu, Türkiye solu kendi kuruluşunu anlamsızlaştıracak denli mesafe koydu bu saydıklarımıza. Bir kısmı ise, tümüyle reddetti tabi. Ama soldan çıkışları o kadar hızlı oldu ki üzerinde durmaya gerek de kalmadı.

Bugün ise, Türkiye sosyalist hareketinin hem içerisinde güçlenip yükseleceği hem de sadece sosyalist hareketin temsil edip ileriye taşıyabileceği bir alan kendisini yeniden dayatmaktadır. Bu alanın ve içeriğinin tarifini daha önce yapmış bulunuyoruz. Ancak giderek yakıcılaşan gündem, bu alana nasıl ve ne tür araçlarla müdahale edileceğidir.

Türkiye’de aydınlanmayı, laikliği, özgürlükçülüğü, eşitlikçiliği, yurtseverliği, kardeşliği savunacak, tüm bunları birbirinin karşısına koymamayı başaracak ve buradaki bütünlüğün sosyalizm düşüncesi tarafından bizzat içerildiğini ve temsil edildiğini gösterecek bir siyasal kulvarın, söz konusu alanı doldurması acil bir gereksinimdir.

Daha ötesi ise şu: Türkiye’de doldurulması gereken bir alan açıldığını ve bu alanın temel dinamikleri ve nitelikleri açısından sadece sosyalist hareketin burada etkin olabileceğini iddia etmemizin altında, ülkenin toplumsal ve tarihsel gerçekliği de vardır. Diğer bir deyişle, sosyalizm düşüncesi ile aydınlanmacılık, yurtseverlik ya da laiklik arasındaki evrensel ilişkinin ötesinde, bu ülkenin ve coğrafyanın kendi kaynaklarından türettiği, kendi damarlarından beslediği bir bütünlük de bulunmaktadır.

Bu nedenle, Türkiye’de sosyalist hareketin elinin rahat olması, bir dönemin liberal saldırılarının etkisinin artık sonlandırılması, edinilmiş tutuklukların giderilmesi, sosyalizmin bu ülkedeki gerçekliğinin apaçık bir cesaretle savunulması gerekmektedir.

Laikliğin, özgürlükçülüğün, eşitlikçiliğin, giderek sosyalizmin bu topraklara yabancı olduğu, bizim coğrafyamızda tutmayacağı türünden safsatalar, zaten tarihin çöplüğüne gömülüp gittiler.

Bu safsatanın etkili olduğu dönemlerden sola kalması gereken ders ise, ülkesi ile kurduğu bağı gevşetmeye ya da önemsizleştirmeye yeltenen her girişimin sinsi bir komplo olduğunu anlamak olmalıdır.

Çünkü kendisi ile ülkesi arasındaki bağı “varsayılan” olmaktan çıkarıp, gerçek ve tarihsel nitelikler üzerine inşa edebilen bir sosyalist hareketin bu topraklardaki şansı çok büyüktür. Bu topraklar dediğimizde ise, laiklikten, özgürlükçülükten, kardeşlikten, eşitlikçilikten vazgeçmek intihar anlamına gelmektedir.

Tekrar hatırlatmakta fayda var: Türkiye’de sosyalist hareketin kuruluşunda, ülkemizin ve emekçi halkımızın ileri değerlerin taşıyıcısı olamayacağı iddialarına yönelik sert bir karşı çıkış vardır.

Kuruluştan bugüne, sosyalist hareketin görevi, ülkesine ve halkına karşı güvensizlik yayanları elinin tersiyle itmek, sosyalizmin emekçi halkımızın biricik kurtuluşu ve kazanımı olduğunu ısrarla dile getirmektir.

Çünkü Türkiye’nin emekçi ve ilerici damarları, sosyalist mücadelenin en güçlü beslenme kanallarıdır.