Türkçe yazının iyi örnekleri



20-12-2020 00:31


İzge Günal

Çok fazla olmasa da her yazımdan sonra geri bildirimler olur. Bunlar genellikle yakın çevremdendir. Eleştirilerin kimisine katılırım kimisine katılmam ama yanlış anlaşılmaların üzerinde özellikle dururum çünkü bu en sevmediğim şeydir. Ve genellikle başka bir yazımda kendimi daha düzgün ifade etmeye çalışırım.

Bu durumun bir örneğini bir ay önceki “Türkçe Yazını Yazma Güçlüğü”1 yazımdan sonra yaşadım. Türkçe yazındaki ekol yokluğunun sürekliliği engellediğini anlatmak isterken Türkçe yazında iyi bir eser yok gibi anlaşılmışım. Daha doğru bir ifadeyle en az bir kişinin böyle anladığını biliyorum. Elbette böyle düşünmüyorum. O zaman bu yazıyla, Türkçe yazının iyi örnekleriyle, net bir yanıt vermiş olayım:

Çerçialan Gamze Arslan’ın ilk kitabı. Öykülerinde kocasını parçalara ayırarak farelere yediren, kaybedeceği korkusuyla ineğini öldüren, kendilerini terk eden babasının yerine annesini bıçaklayan kadınlar var. Arslan öykülerini, özellikle ilk kitap için, sağlam bir kurguyla anlatıyor. Gerçek ve kurmaca dünya öylesine iç içe ki, kimi zaman ayırt etmek zorlaşıyor. Ancak bu iç içe geçme durumu yine o kadar başarılı ki, okuyucu yadırgamıyor. Ayrıca her öyküde insanlar kadar öne çıkan bir nesne, bir eşya da var. Ancak ilk kitaplardaki çok uzun hazırlık aşamasını (burada sadece yazmaya karar verdikten sonra geçen süreyi söylemiyorum, zihinde belirmesinin üzerinden geçen yılları da sayıyorum) hesaba katarsanız kesin yargı için biraz temkinli davranıp ikinci, üçüncü kitapları beklemek gerek derim.

Çoğunlukla kadın sorununu tartışan Gamze Arslan’ın sert ama radikal olmayan bir tarzı var; bu açıdan bile okunmayı, tartışılmayı hak ediyor.

Melisa Kesmez çağdaş öykücülüğümüzün en iyilerinden birisi, belki de en iyisi. Bunu üçüncü kitabı olan Nohut Oda’da düzeyinde düşüş olmamasının güvencesiyle söylüyorum. İlk kitaplarda yaptığım gibi Kesmez için temkinli olmama gerek yok. Öykülerin kurgusu çok iyi, anlatılar insanı sarıyor. Belki kişilerin bir miktar geride kaldığı söylenebilir ama bu yargı ancak kurgudaki başarısıyla kıyaslandığında geçerli olabilir yoksa karakterlerin de verilişi asla kötü değil. Ne yapalım, beklentimizi Melisa Kesmez yükseltti.

Bazı kavramları o kadar etkileyici anlatıyor ki, örneğin ayrılık: “O, seninkilere dolanmış köklerini söküp alırken, seni de yerinden ediyordu. Aynı bahçenin çiçekleri olmak böyle bir şeydi.” veya ironik: “Erkeğin annesiyle başlayan yaşam serüveninde, her kilometre taşında değişen çehresine tezat, bu bakışı nasıl olup da koruduğunu merek ediyorum. Beni sev. Bana bak. Sensiz beceremem. Bakılmazsa ölmeye meyyal türünü devam ettirmenin bir yolu olmalı bu.

Kimi öykü kitapları tek sefer okunup bırakılmaz, elinizin altında durur, bazen bir öykü okursunuz; Sait Faik gibi. Melisa Kesmez gibi.,

İyi bir ilk roman da Zeynep Kaçar’ın Kabuk’u. Kitapta üç kuşak boyunca kadınlar anlatılıyor ama Kabuk bir çağ romanı değil. Sanki olaylar aynı zamanda ve mekânda geçiyor gibi. Kadınlar kendi kabukları içinde bocalarken bir de dış kabuk olarak aile var ve her iki kabuk kadınların çabalarını boşa düşürüyor. Ne kadarı Kaçar’ın kendi yaşamından bilmiyorum ama anlattıkları sanki yaşayan birinin kalemindenmiş gibi canlı.

Kitapta erkekler figüran konumunda; olayların akışını pek etkilemiyor. Okurken aklıma Nohut Oda’dan yukarıda erkeklerle ilgili yaptığım alıntı geldi.

Başlangıçta anlatılan kişiler karışır gibi olsa da biraz ilerleyince kimin kim olduğu yerli yerine oturuyor ve insan kendini romanın içinde buluyor. Bence kurgusunun en önemli öğesi bu; ustaca. Bir diğer ustalık ise dilin kullanımında: romanda Türkçe’nin yapısına pek uygun olmayacak ölçüde uzun cümleler var, paragraf boyu süren. Ustalıktan kastettiğim bunların kısacık cümlelermiş gibi okuru yormadan okunabilmesi.

Zeynep Kaçar’ın bir sonraki romanını beklememiz için çok neden var.

Sanırım bu satırları okuyan herkes Abbas Sayar’ı ve neredeyse elli yıl önceki romanı Can Şenliği’ni biliyordur. 1975 yılında Madaralı ödülünü aldığında çok popülerdi. Bana sorarsanız Sayar’ın en iyi romanı bu, Yılkı Atı’ndan da iyi. Ancak yine yazıldığı dönem içerisinde, diğer köy/köylü romanlarıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Bu romanların neredeyse tümünde olaylara bilgece yaklaşan yaşlılar vardı. Bu kişiler ayrıca çok zengin bir benzetme dağarcığıyla konuşup, bunu da genellikle koyu bir şiveyle tamamlardı. Ben hiç köyde yaşamadım, hatta çok fazla köylü tanıdığımı da söyleyemem ama gördüklerimin hiçbirinde ne böyle bir dağarcık, ne de böyle bir tavır vardı. Demek istediğim bana biraz yapay geliyor bu tipleme. Hele bir de yazarın görüşünü aktarır tarzda konuşurlarsa (neyse ki Can Şenliği’nde bu yok) gerçeklik duygusundan uzaklaştırıyor.

Ama yine de uzunca bir aradan sonra köy romanı okumaktan keyif aldım.

Ceyhun Atuf Kansu 1948-1959 yılları arasında Turhal’da çocuk hekimi olarak çalışmış. Bir Kasaba Hekiminin Defteri’nde bu yıllarını anlatıyor ama Kansu gibi usta bir şair ve denemeci yazınca sıradan bir not ya da günlük yazımından çıkıp, içinde sağlık sisteminin eleştirisinin de bulunduğu güçlü öyküler halini alıyor. “Boğazlarda ve vadilerde bahar erken başlar, bulanık bir ırmaktan serinliğini almış bir bahar yeli esiyordu. İlk gözüme çarpan gelinler gibi giyinmiş erik ağacı oldu, taze çiçek açmıştı.” sözleriyle başlayan Bir Kasaba Hekiminin Defteri gerek yaşadığı gerekse kendisine anlatılan öykülerle ritmini düşürmeden devam ediyor.

Elbette adından da anlaşılacağı gibi Kansu bu öykülerde sadece duyarlı bir aydın olarak yok, ama aynı zamanda bir hekim olarak da var. Ve yine ciddi bir sağlık sistemi ve bundan yararlanan hekim eleştirisi de yapıyor doğal olarak ve şu sözleri çok ciddi bir soruna parmak basıyor: “Biz hastalığın her şeyini bilirdik, İbrahim’i de [hasta] bilirdik. Ama biz İbrahim’in dünyasını bilmiyorduk. Ayrı evrenlerdeydik”…İbrahim taburcu olduktan sonra kendi yaşamına döner ve hastalığı yaratan koşullar sürdüğü için bir süre sonra ölür.

Yazın sevenlerin ama özellikle hekimlerin (yazından pek hoşlanmayanlarının da) okuması gereken bir kitap.

İlk baskısını 2003 yılında yapan Ahmet Telli’nin Barbar ve Şehlâ kitabındaki şiirlerine ustalık dönemi olarak bakmak yanlış olmaz sanırım. Yanılmıyorsam, ilk kitabı 1970’li yılların sonlarında çıkmıştı. Bir konuşmasında “şiirin kendisi estetik bir disiplindir” demişti. Kesinlikle katılıyorum. Ve bu disiplinde şair, seçtiği sözcüklerle ve sözcüklerin de sınırlarını zorlayarak yeni bir dünya yaratmaya çalışır. Bana kalırsa Barbar ve Şehlâ’da Telli tam olarak bunu yapıyor. Yine şiiri bir disiplin olarak düşündüğümüzde zaman içerisinde Ahmet Telli’nin şiirindeki değişim dikkat çekici. İlk kitaplarında akılda kalıcı çok dizesi varken, sonradan, ki Barbar ve Şehlâ da bu döneminin kitaplarındandır, şiirin bütünü dizelerinin önüne geçiyor:

Uzun uzun susuyorsun bir gülü koklarken

Hatırlamak böyle bir şey olmalı diyorum

Veya,

Kızlarınsa ezelden utangaç, mahcup

Bir mendil düşürür gibiydi selamları

Ben yazında eleştiri yazılarını da ayrı bir tür olarak görürüm. Hadi bu düşünceye katılmasanız bile en azından deneme kabul edilmeleri gerektiğini düşünüyorum çünkü öyle eleştiri yazıları vardır ki eleştirdikleri yazıdan bile daha keyif verici olabilir. Elbette bu yargım sanatta sadece yazın için geçerli; müziği yeni bir besteyle, resmi resim yaparak değerlendiremezsiniz ama yazını yazıyla değerlendirirsiniz. Bir adım daha öteye gideyim; hem yazın hem de kuram açısından yetkin bir eleştiri geleneği yoksa, o toplumda yazının ilerlemesi de şansa kalmıştır.

Bu tür için verebileceğim iyi bir örnek Cengiz Kılçer’in Sosyalizm Sanat Edebiyat kitabı. Kılçer, yaklaşık on yıllık bir süre içerisinde çeşitli yerlerdeki yazılarını bir araya getirmiş. Kitabın da en önemli sorunu bu zaten; basındaki yazıların belirli sınırlılıkları olması, örneğin 3000 vuruşu çok aşmama gibi, yazarın birikimini yansıtmasını ve eleştirilerinin daha kapsamlı olmasını engelliyor. Elbette gazete yazılarının derlenmesi de kitap bütünlüğü açısından yine bir dezavantaj. Ancak, kitabın uygun bir biçimde bölümlenmesi bu sorunu çözmüş bence.

Kılçer’in vurguladığı gibi kültür sanat alanındakiler genellikle kimin için ürettiklerinin ayırdında değillerdir. Althusser de “hepsinin önünde bir süre sonra devletin ideolojik aygıtına dönüşme riski vardır” derken bunu kastediyordu. Sanırım yazı yazan herkesin Kılçer’in bu uyarılarına kulak vermesi gerekiyor, yoksa istemeden de olsa saf değiştirme an meselesi gibi.

Kitapta yer alan Sevgi Soysal, Kemal Özer, Peyami Safa, Mayakovski değerlendirmeleri, eleştirinin de nasıl ayrı bir yazın biçimi olarak keyifle okunabileceğini gösteriyor. Sonuçta çorak, liberal bir ortamda Sosyalizm Sanat Edebiyat’ın bana çok iyi geldiğini söylemeliyim.

Evet, öyküden romana, anıdan şiire, eleştiriye Türkçe yazının iyi örneklerini göstermeye çalıştım. Üstelik bunu “aman en iyisini seçeyim” kaygısını çok taşımadan, okumak için ayırdığım kitaplardan yaptım. Şimdi diyorum ki, madem her dalda iyi yapıtlar var, o zaman Türkçe yazının dünyada daha farklı bir konumda olması gerekiyor.

1 https://ilerihaber.org/yazar/turkce-yazini-yazma-guclugu-119200.html

 

KÜNYELER

 

-Çerçialan. Gamze Arslan, Varlık Yay., 5. baskı, 2020. Etiket fiyatı 16 TL.

-Nohut Oda. Melisa Kesmez. Daha önce Sel Yay., basmıştı, kitapçılarda İletişim Yay. baskısı var. Etiket fiyatı 20 TL.

 -Kabuk. Zeynep Kaçar. Daha önce Sel Yay., basmıştı, kitapçılarda Doğan Kitap baskısı var. Etiket fiyatı 32 TL.

-Can Şenliği. Abbas Sayar. Daha önce çeşitli yayınevlerince basılmıştı, kitapçılarda Ötüken Yay., baskısı var, etiket fiyatı 21 TL.

-Bir Kasaba Hekiminin Defteri. Ceyhun Atuf Kansu. Türk Tabipleri Birliği Yay., 2019. Satılmıyor, TTB’den edinilebilir.

-Barbar ve Şehlâ. Ahmet Telli. Everest Yay., Etiket fiyatı 17 TL.

-Sosyalizm Sanat Edebiyat. Cengiz Kılçer. Yeni Ülke Yay., 2019. Etiket fiyatı 25 TL.