Transit: Faşizm, mülteci sorunu ve aşk üzerine değinmeler denemesi



08-09-2018 09:37


Kaya Özkaracalar

Günümüz Alman sinemasının öne çıkmış yönetmenlerinden Christian Petzold’un (*), Alman Komünist yazar Anna Seghers’in (1900-1983) aynı adlı romanından serbest biçimde uyarlayarak çektiği Alman-Fransız ortak yapımı Transit, dün (Cuma) ‘Başka Sinema’ zinciri içindeki çoğu bağımsız sinemalar ile Cinemaximum grubunun “sanat sinemasına” tahsis ettiği salonlarında sınırlı ölçekte vizyona girdi. Dünya prömiyerini bu yılki Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yapmış (ama bu yarışmadan ödülsüz dönmüş) olan Transit, ülkemizde izleyici karşısına ilk kez Istanbul Film Festivali’nde çıkmıştı.

Yahudi asıllı ve Alman Komünist Partisi üyesi Seghers, Naziler’in iktidara gelmesinin ardından ülkesini terketmek zorunda kalarak Fransa’ya yerleşmiş ancak 2’nci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Nazi Almanya’sının Fransa’yı da işgal etmesi üzerine Marsilya üzerinden Meksika’ya kaçmış. Savaşın bitiminin ardından anavatanına dönen Seghers, Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne (“Doğu Almanya”) yerleşecek ve ölümüne dek orada yaşayacaktı.

Seghers’in Meksika’da sürgündeyken yazdığı (ilerki onyıllarda Türkçe’ye de çevrilerek ülkemizde günümüze dek en az üç baskısı yapılan) Transit, gerçek yaşamda kendisinin başına geldiği gibi Nazi işgal ordusu Fransa içerisinde ilerlerken Marsilya üzerinden Meksika’ya gitmek için bu kente akın eden sığınmacılar arasında geçen kurmaca bir öykü anlatan bir roman. Romanın anlatıcısı konumundaki başkarakter, Weidel adında ünlü ve aslında kısa bir süre önce intihar etmiş bir yazarın kimlik ve diğer belgelerini bir dizi tesadüf ve yanlış anlama sonucu kendi üstüne almıştır ve Weidel’ın kocasının akibetinden habersiz olarak onu aramakta olan karısı Marie ile yolu Marsilya’da kesişir…

Filmin uyarlama senaryosunu da bizzat yazmış olan Petzold, başkarakterin motivasyonlarını biraz farklı yansıtmakla birlikte bazı yan karakterleri çıkartarak olay örgüsünü sadeleştirmenin ve ayrıca anlatının finalini kısmen değiştirmenin dışında aslında romanın temel olay örgüsüne sadık kalmış. Filmi serbest bir uyarlama yapan husus ise, doğrudan sinemasal anlatımındaki radikal bir tercihten kaynaklı ki filmin özgünlüğü ve ilginçliği tam da buradan doğuyor. Film, romanın temel konusunu perdeye getiriyor, yani filmde de Fransa’yı işgal etmekte olan Alman ordusu Marsilya’ya varmadan ülke dışına çıkabilmek için bu kente gelmiş sığınmacılar sözkonusu ancak filmin bu konusu görsel olarak, tarihin yeniden canlandırıldığı mekanlarda değil günümüzden farklı olmayan, çağdaş mekanlarda geçiyor!, hatta, örneğin, filmde perdeye gelen işgal gücüne bağlı silahlı güçler, günümüzün özel timlerinden aşina olduğumuz üniforma ve silahlarla donanmış durumdalar…

Petzold bu eksantrik trük sayesinde, tarih ile günümüz ve hayali ama olası bir yakın gelecek arasında açıkçası çarpıcı biçimde bağ kurmayı başarmış. Film bir yönüyle faşizmin mazide kalmış ve maziye ait değil, Avrupa’da yeniden hortlaması olası bir vakıa olduğunu duyumsatmayı amaçlıyor gibi görünüyor. Ancak Petzold’un esas derdi bunun ötesinde spesifik olarak günümüzde Avrupa’daki “mülteci sorununa” dair bir ‘empati’ yaratmak; kabaca ve basitçe ifade edersek, “bugün bize sığınan mültecilere üstten bakmayalım, tarihte biz Avrupalılar da mülteci durumuna düşmüştük” demek istiyor gibi. Öte yandan filmin özellikle ikinci yarısında ise böylesi somut tarihsel/güncel çağrışımların dışında ‘terkedilme’ gibi motiflere daha “evrensel” bir düzlemde el atma çabası sergileniyor.

Transit dolayısıyla belki biraz ‘fazla yüklü’ bir film, özellikle tarihsel bağlantılı güncel toplumsal eleştirel damarı ile ikinci yarısında beliren, kimi genel ‘insanlık hallerine’ dair minvalin aynı filmde birlikte yeralması biraz eklektik duruyor. Ayrıca toplumsal-eleştirel yöneliminin de mülteci sorunu özelinde, ‘iyi niyetli’ olmakla birlikte, aslında pek derinlikli olmadığı söylenebilir. Yine de Transit izleyiciyi duygusal olarak yakalayabilen, bittiğinde üzerinizde bir tortu bırakan, akıldan çıkmayacak, yılın seyredeğer, hatta beklentileri çok aşırı yükseltmemek kaydıyla kaçırılmaması gereken filmlerinden biri.

(*) Petzold’un bir önceki filminin bu köşedeki eleştirisi