Trans bir birey için 'doğal' ölüm var mıdır?

“Hande Kader bir “seks işçisi” idi. Anlamayanlar için açıklayalım mı, bu tabir yerine gündelik yaşamımızda kullandığımız, birbirimize, yolda hiç tanımadığımız bir kadına, trafikte hiç görmediğimiz ve görmeyeceğimiz bir araç şoförünün annesine söylüyoruz ya hani, günde en az üç dört belki de on yirmi kez… İşte Hande Kader o işi yapıyordu. Demek ki, hem ibne hem fahişe… Rahatladınız mı şimdi? Tamam okumayı bırakabilirsiniz, ölmüş gitmiş n'olacak değil mi…”

Geçen hafta sonu yasaklara karşın gerçekleşen Onur Yürüyüşü’nde belki de en fazla anılan, akla gelen kişiydi Hande Kader. Daha önce de yazmıştım ona dair; girişteki paragraf da o yazıdan. Bilmeyenler için kısaca anımsayalım; Hande Haziran 2015'te polis tarafından engellenen İstanbul Onur Yürüyüşü'nde polise karşı direnirken çekilen fotoğraflarıyla LBGTİ+ bireylerin mücadelesinde bir sembol olmuştu. Ama onu hala anımsamamıza neden olan şey ise tam bir vahşet. Son olarak Ağustos 2016'nın ilk haftasında Harbiye'de bir müşterisinin arabasına binerken görülen Hande’nin Zekeriyaköy yakınlarında yakılmış cesedi bulundu. Cesedi tanınamaz haldeydi, ev arkadaşı Davut Dengiler Yenibosna morgunda, kimliği saptanamayanların götürüldüğü morgda kimliğini saptayabilmişti. Hande Kader defalarca dövülmüş, bıçaklanmıştı. Canına tak etmiş, görünce çoğumuzun kaçtığı TOMA’nın önünde dakikalarca direnmişti 2015 yılındaki Onur Yürüyüşü’nde. Aradan yıllar geçti iddianamesi hazırlanmadı, Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre başsavcılığının hakkında tutuklama talep ettiği ismi açıklanmayan bir şüpheli 19 Ekim’de İstanbul 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. Diğer yandan savcılığın talebiyle İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla Hande Kader cinayeti soruşturması hakkında gizlilik kararı da verildi.

Şimdi başlıktaki soruyu soralım yine; trans bir birey için yaşlanarak, hastalıkla ölüm, ne bileyim “normal” insanlar gibi bir ölüm şansı var mıdır? Ya da bu şans da acaba sınıfsal mıdır?

Aynı soruyu iş cinayetleri için de sormuyor muyuz? İş cinayetleri sınıfsaldır diyoruz, trans cinayetleri ise hem nefretin en vahşete bürünmüş hali hem de sınıfsal. Örneğin diyoruz ki;

“’İş kazası’ denen şey, belirsiz şans eseri olaylar silsilesi değildir...

‘İş kazası’ denen şey, gayet bilinen, tahmin edilebilen, hatta çoğu zaman kesin denen olayların sonucudur.

‘İş kazası’ denen şeye maruz kalma olasılığı, sizin toplumda ait olduğunuz sınıfla doğrudan ilgilidir.”

Peki “iş kazası” ifadesini silip yerine trans cinayetleri ifadesini koysak? Trans cinayetleri belirsiz, şans eseri olayların silsilesi değil, gayet bilinen, tahmin edilen, hatta kesin denen olayların sonucudur, nefret söyleminin bir yansımasıdır ve kendisine kurban olarak seçtikleri ait olunan sınıfla doğrudan ilişkilidir. Devletin en üst protokolünde de trans bireyleri görebilirsiniz, ama ait olduğunuz yer, zorunluluklar silsilesi sizi “seks işçisi” yaptıysa karşı karşıya kalacağınız şey nefret, şiddet, vahşet ve cinayettir. Çünkü Trans Europe'un verilerine göre Türkiye Avrupa'da en çok trans cinayetinin işlendiği ülkedir. Keza kuruluşun 2016 raporunun ilk cümlesinde yazdığı gibi "Dünyada translar için güvenli bir ülke yok"tur.

Hande Kader sokakta çalışıyordu, seks işçisiydi,  bundan bir çıkış arayıp, bulamıyordu. Tanıdıklarının söylediğine göre mütercim tercüman olmak istiyordu. Düşünün bir, LGBTİ+ bireysiniz, çalışma yaşamında yer almak, kariyer yapmak veya en basit düşünceyle ekmeğinizi kazanmak istiyorsunuz. Bu konuda en fazla adım atmış ülkelerden birisi olan İrlanda’da bile çalışma yaşamında yer alan 4 LGBTİ bireyden en az birisinin suistimale maruz kaldığı, düzenli olarak tüm LGBTİ bireylerin cinsel yönelimlerini veya kimliklerini dışa vurmaları halinde iş ortamında olumsuz karşılandıklarını yapılan araştırmalar da gösteriyor. Siz bir de Türkiye gibi nefretin kol gezdiği bir ülkede hayatta kalmaya çalışıyorsunuz, hayatta kalmaya! Hem çalışarak ayakta kalmaya, hem de ölmemeye!

LGBTİ+ bireyin çalışma yaşamında yer alabilmesini hayal bile edemiyoruz. Belli bir gelir ve kariyer seviyesine geldikten sonra kendi cinsel yönelimlerini ve/veya kimliklerini açıklayabildikleri örnekleri çoğu kez görüyoruz. Ama gerçekten çalışmak zorunda olan, yaşamak için çalışmak, evine ekmek götürmek, yaşamını sürdürmek zorunda kalan LGBTİ+ bireylerin büyük bir kısmı için hiçbir alternatif yok! Bu acımasız gericilik, bu acımasız erkek egemen toplum, bu acımasız adi kapitalizm onlara bedenlerini satmaları dışında bir seçenek bırakmıyor. Bu acımasız ülke daha da ileri gidiyor, onlara işkence yapıyor, onları öldürüyor, onları yakıyor!

Düşünsenize Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümüne birincilikle giriyorsunuz, burslu okumaya hak kazanıyorsunuz, ardından ODTÜ’de sosyoloji yüksek lisansı yapıyorsunuz ve çalışma yaşamında yer bulamıyorsunuz, seks işçiliği yapmak zorunda kalıyor, evinizde saldırıya uğruyor ve şans eseri kurtuluyorsunuz. Özellikle trans bireylerin haklarını ve güvenliklerini savunmak amacıyla kurulan Kırmızı Şemsiye Derneği’nin başkanı Kemal Ördek’ten söz ediyoruz örneğin, 50-60 yaşını görmenin neredeyse mucize olduğunu söylerken kendileri için. Daha onlarcası, yüzlercesi… Sizce burada bir trans bireyin, bir LBGTİ+ bireyin ait olduğu sınıf da etkili değil mi “kader”inde?

Ölüm trans bireyler için de, işçiler için de olağan sıradan. Çünkü eşit değiller, çünkü özgür değiller, çünkü ucunda ölüm de olsa çalışmak zorundalar. Bile bile, korka korka, istemeye istemeye…

"Maden işçisi Rahmi Sözüer, 13 Mayıs 2014 tarihinde, 301 kişinin yaşamını yitirdiği Soma faciasından önce, vardiya değişimi için maden ocağına gitti. Arkadaşının, vardiya değişikliğiyle kendi yerine madene girmesiyle ölümden son anda kurtuldu. Faciada birçok arkadaşını yitiren ve bir daha kömür madenine girmek istemeyen Sözüer, İzmir'deki Bayraklı Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü’ne taşeron hizmet veren bir firmada işe başladı. Bir hafta sonu Bayraklı Belediyesi'nin Doğançay’daki şantiye alanına kamyonla dolgu malzemesi götüren Sözüer, yükü indirdiği sırada, damperli kamyonun kasası yüksek gerilim hattına temas etmesi sonucu yitirdi."

Rahmi Sözüer’in ölümüne çalışmaktan başka şansı yoktu.

Hande Kader’in de, kendisi gibi vahşice katledilenler diğer arkadaşları gibi ölümüne çalışmaktan başka şansları yoktu.

Her iki örnekte de  neden bu koşullarda çalıştıkları sorusunun yanıtı "zorunluluk"tan olacaktır. Evet, zorunluluk! Ama bu zorunluluk da bir yere kadardır. Epikür "zorunluluk yumuşatılamaz" derken, Marx Doktora Tezinde Seneca'dan alıntı yapar:

"Zorunluluk içinde yaşamak bir mutsuzluktur, ama zorunluluk içinde yaşamak bir zorunluluk değildir. Her yerde özgürlüğe açık birçok kısa ve kolay yol vardır." (Seneca'dan aktaran Marx, 1841: 40)

Özgürlüğe açılan o yolu daha kısa ve kolay kılabilmek umuduyla…

Kaynaklar için:

https://ilerihaber.org/yazar/hande-kader-is-makinesi-operatoru-olabilir-miydi-58733.html

https://ilerihaber.org/yazar/is-kazasi-sinifsaldir-31476.html

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-37141548

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1158246/Hande_Kader_cinayeti_aydinlaniyor.html

Marx, K, (1841). Demokritos ile Epikuros'un Doğa Felsefeleri, Sol Yayınları, 2000, Ankara (Differenz der Demokritischen und Epikureischen Naturphilosophie, Doctor der Philosophie)