Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökeni



11-10-2020 00:01


İzge Günal

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili yazmak sıkıntılı bir iştir; hele bir de erkekseniz. Seçtiğiniz her sözcük, yaptığınız vurgular, bunların tonu, istemeseniz de, ne kadar uğraşsanız da yanlış anlaşılmanızla sonuçlanabilir.  Ancak ne olursa olsun, okunması, konuşulması, yazılması gereken bir konu bu. Nedeni, sadece yakıcı bir sorun olmasından değil; ama aynı zamanda, özellikle bu eşitsizliğin kökenini öğrenmenin, hem insanlık tarihini kavramada hem de geleceğe yönelik bir tutum oluşturmada önemli oluşundan.

Ayrıca, okuma açısından da çok şanslı olduğumuz bir alan bu çünkü iki tane dev, temel eser var. Bir tanesi Evelyn Reed’in iki ciltlik, bence konunun en önemli kitabı Kadının Evrimi. Diğeri ise Frederich Engels’in 1884 yılında yayınlanan ve Marks’ın notlarını kullanarak hazırladığını belirttiği, Kuzey Amerika yerlilerini araştıran antropolog Morgan’ın Eski Toplum kitabını tanıtmak için hazırladığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Kadının Evrimi’ni ikinci okuyuşum, Engels kaç oldu, anımsamıyorum bile ama şunu biliyorum, her seferinde zevkle okuyabiliyorum. Her iki kitap da su gibi akıyor ve akarken de çok şey öğretiyor. Çevirilerinin düzgün olmasının da böyle düşünmemde payı var sanırım. Bu arada, Saatli Maarif Takvimi gibi olmayayım diyorum ama Engels’in 200. doğum gününe şunun şurasında bir aylık bir süre kalması da ayrı bir hoşluk.

Neyse, köken sorununa dönecek olursak, ilkel komünal toplumun ilk dönemlerinde anasoylu bir toplum düzeni olduğu tartışılmayan bir gerçek. Zaten olması gereken de bu çünkü artık çok ayrıntılı bir biçimde biliyoruz ki kadınların gelişimi erkeklerden çok daha hızlı oluyor. Burada kastettiğim sadece ergenleşmenin daha önce olması değil, bir ölçüde bununla da bağlantılı olmak üzere, çevresel sinirlerdeki miyelinleşmenin daha önce olması. Bunun el becerisi gerektiren her türlü ince işte daha erken ustalaşma ve daha fazla deneyim kazanma gibi olağanüstü bir avantajı var. O günkü şartlarda bu avantaj daha da fazla oluyor çünkü günümüzde ortalama yaşam 70 yılı aşmışken, yani erkeklerin bu dezavantajı kapatması için yeterli süre varken, ortalama yaşam süresinin 20 yıl civarında olduğu o dönemde hiç de kolay üstesinden gelinemeyecek bir sorundur erkekler için.

Elbette bir de doğurma yetisi var. Reed şöyle diyor: “Erkek hayvanlar kendilerinden başkasını umursamazken, dişiler hem kendileri hem de yavruları için yiyecek toplama durumundadırlar. Bireycilik gerektirmeyen bu ayrık durum, hayvanların özelliklerinin değişmesinde ve türlerin toplumsallaşması için gerekli yeni alışkanlıkların gelişmesinde başlangıç noktası olmuştur”. Kadının Evrimi’ndeki bölüm başlıklarından biri, Engels’in Doğanın Diyalektiği’ndeki Maymundan İnsana Geçişte İşin/Elin Rolü’ne göndermeyle Maymundan İnsana Geçişte Kadının Rolü’dür. Evet, doğurma yetisi tek başına yetmez ama bu durum evrimin diğer faktörleriyle birleştiğinde, insansı maymunlarda bile olmayan üretim ve tüketimde iş birliğini getirmiştir. Öyle ki bu topluluklarda en aşağılık sayılan, tartışılmaya bile değer görülmeyecek kadar ahlaksız kabul edilen kişi, topu topu birkaç lokma da olsa kendi avladığı/topladığı besini başkasıyla paylaşmadan yiyen kişiydi. Hayvanların yaptığı gibi, yaşamın gerekliliklerini sadece kendileri için sağlamakla, birer insan olarak yaşayamayacaklarını öğrenmişlerdi. Öyle ki anaerkil klanlarda çocuğu hangi bireyin doğurduğuna bakılmaksızın topluluktaki bütün çocuklara tüm kadınlar analık yapıyordu. Kolektif çocuk bakımı aslında (ilkel) komünal toplumun temel desteğiydi. Bu açıdan bakıldığında anaerkil düzen sınıflı toplum yapısına uygun değildi.

KÜNYE: Kadının Evrimi. Evelyn Reed. Payel Yay., Çev.: Şemsa Yeğin, 2 cilt, 2014’te 3. baskısını yaptı. Birinci cilt sahaflarda 15-95 TL. İkinci cilt kitapçılarda bulunuyor, etiket fiyatı 27 TL. İki cilt takım olarak sahaflarda 40-125 TL.

Elbette iş bununla sınırlı değil: çocuklarını koruma içgüdüsü nedeniyle yamyamlıktan kadınların daha önce kurtulduğu varsayılabilir. Bu nedenle kendi çocuğunu yememeyi bir kural olarak koyana dek, kadınlar önce yiyeceklerini, sonra da sofralarını erkeklerden ayırdılar. Bundan sonra süreç daha hızlı ilerlemeye başladı. Yemek yapan kadın, ilk ilaçları da yaparak ilk hekim oldu; yemek yapmak içini ateşi ilk bulan ve denetleyenin de yine bir kadın olma olasılığı yüksektir. Sonrasında, toplayıcılık yapan kadın bu topladıklarından halat yapmaya başlayıp, buradan dokumacılığa, derinin işlenmesine geçti. Ateşi korumak ve yemek yapımı onu çanak yapımına; besinlerin saklanma zorunluluğu konut yapımına, mühendislik ve mimarlığa götürdü. Bu süre içerisinde erkekler de boş durmadılar elbette; onlar da kadınların yanında çalışıp, acemi işçilik yaptılar!

Engels’in çok açık bir biçimde anlattığı gibi, insan topluluklarının ortaya çıkışından beri aralarında ürün değişimi vardı ancak, üretimin artışı bu değişimi düzenli hale getirdi. Artık, değişimle elde edilen “malın” saklanması, korunması gerekiyordu ki, kaba güç, savaş, yani erkek devreye girdi ve kadının üretim fazlası, onun konumunu yitirmesiyle sonuçlandı. Kişisel güvenlik sağlamak amacıyla ortak yaşantıdan kopma ve özel yaşantı kurma, eşyaların da özel mülkiyetine doğru bir adımdı.  Arkasından gelen yeni iş gücü gereksinimi, o günün tarihsel koşulları içerisinde zorunlu olarak köleliği getirdi ve ataerkil düzen ve aile yapısı tümüyle yerleşti. Analık hukukunun yıkılması, kadının tarihsel yenilgisidir.

Gerek Kadının Evrimi, gerekse Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni bu özetlediklerimi çok iyi anlatıyor. Özetin de özeti derseniz, anaerkil ailenin biyolojik kökeninin daha ağır bastığını, ancak üretimin belirli bir noktaya gelmesinin ataerkil aileyi zorunlu kıldığı söylenebilir. Sonrası için Engels, “kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin toplumsal üretime dönmesidir” diyor. Böyle baktığımızda sanayileşme ile birlikte bu şartın gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta otomasyonla birlikte fazlasıyla gerçekleştiğini, bazı durumlarda cinsiyete göre üretime katılma oranının tersine döndüğünü de görebiliriz. Artık, en azından teorik olarak, gerek evde gerekse üretimde kadın işi, erkek işi ayırımı kalmamıştır. Peki, o zaman, neden toplumsal cinsiyet ayrımcılığı sürüyor? Şöyle bir yanıt vermiştim: “Örneğin kapitalizmin ilk aşamalarında, ortak bir pazar etrafında örgütlenebilmek için önce milliyet kavramı sonra da milliyetçilik gelişmişti. O dönem için bu zorunluydu ve ilericiydi. Ancak sonrasında pazar ulusal sınırları aştığında hatta küreselleşme ile ekonomik anlamda karşıtlığının üretilmesi gerekmesine, yani ekonomik açıdan gereksizleşmesine karşın halen milliyetçi ayrımcılık sürüyor. Neden? Bence hem insanların eşit olmadığı düşüncesinin yeniden üretiminde iyi bir araç olduğu için hem de kendisini ayrıcalıklı tarafta görerek diğerinin ötekileştirilmesine, yani daha doğru bir ifadeyle eşitsizliğin teorik ve pratik olarak sürmesine hizmet ettiği için. Bu her türlü ayrımcılıkta, bu arada cinsiyet ayrımcılığında da geçerlidir. Sanırım hangi toplum biçimi olursa olsun egemen gücün bir diğerine mirasıdır bu”.(1) Aynı yargılarım din için de geçerli.

KÜNYE: Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Friedrich Engels. Kitapçılarda Yordam, Sol ve İş Bankası baskıları var. Etiket fiyatları 17-20 TL.

Peki, günümüzde durum nasıl? Türkiye’nin önemli bilimcilerinden Deniz Kandiyoti’nin Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar isimli kitabı çeşitli dönemlerde yazdıklarını bir araya getiren bir tür derleme. Kitap çeviri; ben de “neden Türkçe yazmamış, neden kendisi çevirmemiş”(2) diye düşündüm doğrusu. Kandiyoti’nin bütün görüşlerine katılmamakla birlikte, ayrımcılığın günümüzdeki görünümleriyle ilgili önemli saptamaları var: Aile biçiminde toplumsallaşma, “dulluk ve yaşlılıktaki gelecek güvencesi için bir yatırım anlamı taşır: aynı zamanda kadınların ezilmesine neden olan bir sistemin devam etmesine de hizmet eder”. Veya: “Üstelik devlet destekli köktendincilik hareketlerine tanık olunan ülkelerde ataerkil otorite uygulamaları kamusal alanlarda kadınların kılık ve davranışını düzenlemekte sınırsız yetki verilen, ancak kendileriyle ilintisi olmayan erkeklerce, örneğin din adamları, polisler ya da işgüzar vatandaşlarca yürütülür.”  

KÜNYE: Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar. Deniz Kandiyoti, Metis Yay., Çev.: Aksu Bora ve Fevziye Sayılan, Şirin Tekeli, Hüseyin Tapınç, Ferhunde Özbay. Etiket fiyatı 30 TL.

Aslında kadınlar kamusal alandan dışlanmamakta ama yine bu alan içerisinde ezilmektedir. Ve bu iş hani düzelir mi, biraz daha iyiye gider mi derken, kadın cinayetleri durmuyor ve neredeyse tek bir gerekçeyle: ‘Namus’. Ataerkil düzenin belki de her şeyini özetleyen ‘Namus’ sorunu Lynn Welchman ve Sara Hossain’in editörlüğünü yaptığı 17 makaleden oluşan kitapta daha çok hukuksal yönüyle ele alınmış. Baktığınızda sorunun sadece İslam coğrafyasına indirgenmemesi gerektiği anlaşılıyor; neredeyse tüm geri kalmış ülkelerde, Güney Amerika’da, Hindistan’da vs. görülmekte ve sadece cinayet olarak değil, evlilik biçimine müdahale, bedensel sömürü, gözdağı, özgürlüğün kısıtlanması gibi birçok hak ihlal edici unsur olarak ortaya çıkmakta.  Hatta İtalya’da bile cinsel ayrımcılığın ceza yasasından çıkartılması ancak otuz yıl önce gerçekleştirilebilmiş.

KÜNYE: ‘Namus’. Ed: Lynn Welchman, Sara Hossain. bgst Yay., Çev.: Ayten Sönmez, Canan Tanır, Merve Tabur, Sinem Şekercan. 2014. Etiket fiyatı 27 TL.

Peki ne yapmalı? Ekonomik temelleri zaten ortadan kalkan bir sorunu, ekonomik temelleri kökten değiştirecek bir sisteme (sosyalizm) ertelemenin bir anlamı yok. Elbette gerçek eşitliğe gidecek yol sosyalizm ile başlayacak olsa bile gerek cinsiyet eşitsizliğine gerek milliyetçiliğe gerek ırkçılığa ve bütün yapay ayrımlara karşı mücadele şimdiden ve sosyalizm için mücadele etmek istemeyenlerle de beraber yapılmalıdır. Üstelik bu mücadelenin sosyalizmden sonra da süreceğini bilerek. Bu sosyalizme giden yolu kısaltacağı gibi sosyalist sistemin de güvencesi olacaktır. Bu mücadeleler verilmezse sosyalizm olmaz, bu mücadeleler biterse sosyalizm ileri gidemez; yüzyıllardır süregelen bir düşüncenin bir günde ortadan kalkabileceği düşünülmemelidir.(1) Bolşevik Parti Merkez Komitesi üyesi Inesse Armand’ın 1919 yılında söylediği gibi: “Aile, domestik yaşam, eğitim ve çocuk yetiştirmenin eski biçimleri ilga edilmedikçe, kölelik ve esareti ortadan kaldırmak mümkün değildir; yeni insanı yaratmak mümkün değildir, sosyalizmi inşa etmek mümkün değildir.”(3)

(1)https://ilerihaber.org/yazar/kadin-hareketi-ve-sosyalizm-108190.html

(2)https://gazetemanifesto.com/2020/sosyalist-kultur-cariyeler-bacilar-yurttaslar-331169/

(3)Aktaran, Kuruç U. Kadın hareketleri, feminizm ve kadının kurtuluşu. Marksist Manifesto 6:33-52, 2020.