Toplumsal cinsiyet eşitsizliği



06-06-2021 01:08


İzge Günal

Bir düşünün bakalım, en son ne zaman içinde kadın cinayeti olmayan bir ana haber bülteni izlediniz. Dikkat edin, cinayet gibi en üst düzeyde bir suçtan söz ediyorum, konuyu ‘kadına yönelik şiddet’e genişletsem başka bir habere yer bile kalmaz. Hele bir de ‘toplumsal cinsiyet ayrımı’ desem, kuşkusuz tüm gün yayın yapan ayrı bir kanal gerekir bu ülkede.  Karamsarlık gibi algılanmasını istemem ama bunlar daha iyi günler; eğer gerçekten 1 Temmuz’da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılırsa neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Ama şunu da söyleyeyim, çıkılsa bile çok uzun süreceğini sanmıyorum çünkü bu ülkenin demokratikleşme hamlelerinin başında tekrar İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edilmesinin geldiği çok açık.

Elbette sokak mücadelesi sürecek ama ben de bu sütundan kitap önerileriyle katkıda bulunabilirim diye düşünüyorum; özelikle de erkekler için, çünkü bu mücadelede herkesin kafasının net olması gerekiyor.

Sanırım öncelikle "toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin insanlığın başlangıcından beri doğada bulunduğu, doğa yasalarıyla kavga etmenin anlamsız olduğu" savı üzerinde durulmalı. Friedrich Engels’in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Evelyn Reed’in "Kadının Evrimi" kitaplarında ayrıntılı bir biçimde gösterdikleri gibi ilkel komünal toplumda cins ayrımı yoktu ve herkes üretim sürecine eşit olarak katılırdı. Sınıflı topluma geçilmesi, ki bu kentleşmeyle neredeyse eş zamanlıdır, aynı zamanda erkek egemen toplumu da beraberinde getirdi. Kadınlar da toplumun yeniden üreticileri olarak ailelerine hapsoldular ve üretimden koptular. Değişim önce mülk sahibi ailelerde, sonrasında da tüm toplumda gerçekleşti. Yani sınıfsal ayrımla cins ayrımı neredeyse eş zamanlı ama bütünüyle aynı dinamik nedeniyle ortaya çıkmıştır.(1) 

Engels ve Reed’in yanında, bu kulvardaki bir diğer önemli bir yapıt Robert Briffault’un Analar’ı.  Kitapta çok sayıda antropolojik veri sunuluyor ve Türkçeye çevrilen konuyla ilgili neredeyse tüm kitapların kaynakçasında yer alıyor bu kitap. Zaten ben de bu yolla Briffault’dan haberdar oldum. Ancak kitabın Türkiye’de yeteri kadar ilgi görmediğini söyleyebilirim. Neden mi? Türkçe tek baskısı 1990 yılında yapılmasına karşın halâ kitapçılarda bulunabiliyor. Şaşırtıcı ama konuyla ilgilenenlerin de ne kadar ilgili olduğu konusunda önemli bir ipucu.

Kitap aslında üç ciltten oluşuyor. Ancak popüler okumaya uygun olabilmesi kaygısıyla, yazar tek cilde indirmiş. Zaten bu yüzden de dipnot veya kaynak kullanılmamış. Daha fazla ayrıntıya gerek duyanların, henüz Türkçeye çevrilmeyen bu üç ciltlik versiyona başvurmaları gerekecek. 

Dediğim gibi Analar toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökeniyle ilgili çok sayıda veri sunuyor okura. Bunun yanında, “Bir kadın ile erkek arasında herhangi bir ilişki olup olmayacağına erkek değil yalnızca kadın karar verir.” veya “Erkek hayvanın, dişiye karşı zor kullandığını hiçbir gözlem belgelenememiştir” gibi önemli saptamaları da var.  Elbette konu antropoloji olunca, anlatılanlar toplumsal yaşamın diğer noktalarına da dokunuyor. Örneğin, ‘bencilliğin zaten doğada bulunduğu, insanlar arasında da olmasının garip olmadığı’ iddiası gibi. Briffault, çok sayıda örnek göstererek şunları söylüyor: “İnsanlığın gelişmesini olası kılan tek etmen, ilkel insanların oluşturduğu toplumsal kümelerdeki o garip dayanışma duygusudur. Bu duygu rekabetçi çıkarların ortaya çıkmasıyla kaybolmuştur; oysa ilkel toplumsal kümelerin üyeleri çağdaş insan davranışlarına egemen olan bireyciliğin etkisi altında gelişmiş olsalardı, hayvanlıktan toplumsal insanlığın doğması olanaksız olurdu.” Sanırım hiçbirimiz ne olduğumuzu unutmamalıyız.

Eğer somut bir mücadele için okuma yapacaksak konunun genel teorik boyutunun yanı sıra içinde yaşadığımız toplumdaki yansımalarını da görmek gerek. Pınar İlkkaracan’ın İslam coğrafyasında yaşayan çeşitli yazarların makalelerinden derlediği Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik kitabı da bu amaca çok uygun bence. Şöyle söylüyor İlkkaracan: “Din, manipülasyonun güçlü bir aracı olarak kötüye kullanılmakta ve kadınların insan hakları ihlallerini ‘meşrulaştırmak’ görevi görmektedir.” Aslına bakarsanız sadece bu konuda değil, eşitsizliğin olduğu tüm alanlarda dinin böyle bir işlevi olduğu açık. Böyle yaklaşınca burada bir kötüye kullanma değil ama asıl işlevini yerine getirme söz konusu olur. Bu noktada İlkkaracan’a katılmamakla birlikte, kitap çok sayıda önemli olgu anlatıyor. Örnek mi? İran’da şahı destekledikleri için idama mahkûm edilen kadınların cennete gitmelerini engellemek için kendilerine tecavüz edilmesi veya bir kadının yaşayabileceği en kötü şiddet türlerinden biri olan tecavüzün Türk Ceza Kanunu’nda “kişilere karşı suçlar” değil, “genel ahlak ve aile düzenine karşı işlenen suçlar” başlığı altında ele alınması gibi.

Kitabın yazarlarından Fatima Mernissi’nin saptaması konuyu gerçek yerine oturtuyor: “Tarihsel bağlamında ele alındığında cinsel ilişkiler, sınıf mücadelesinin üzerinde kendini ifade ettiği alandır.” Elbette iş bu kadarla da kalmıyor, milliyetçi ve sömürgeci karşıtı hareketler öncelikle düzeni değiştirme kaygısıyla kadının siyaset içine daha fazla girmesini sağlarken, diğer yandan ulusal kimlik oluşturma savıyla kadını annelik rolüne hapsederek, hareket alanını eskiye göre daha fazla daraltıyor. Din yine önemli bir işleve sahiptir bu aşamada.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında, elbette sadece konunun tarihsel köklerini ve günümüzdeki durumunu okumak yetmez; konu çok daha geniş. Çeşitli demokratik kitle örgütlerinin ve üniversite bünyesindeki merkezlerin eğitim programları olduğunu biliyorum. Örneğin, Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Mükemmeliyet Merkezi’nin 2007 yılında başlattığı lise öğretmenlerine yönelik farkındalık yaratma çalışmasının sonuçları Mor Sertifika Programı: On Yılın Hikayesi başlığıyla yayınlandı.  Kitap içerisindeki eğitim programına bakılıp, konular incelenebilir. Ya da en azından programdaki konu başlıkları üzerinde düşünülebilir ki, bu da önemli. 

Kitabın sonunda geniş bir biçimde kursiyerlerin izlenimlerine yer verilmiş. Bir hafta içinde bile katılımcıların kendilerindeki değişimi görmesi önemli. Ayrıca bir kursiyerin, “Akademik bilginin illa ki akademik kapılar arkasında kapalı kalmasına gerek olmadığını görmek...” demesi işin başka bir yönü. Bir bütün olarak bakıldığında kursiyerler sertifikasyon süreçlerini o kadar coşkulu anlatıyorlar ki, insan katılmak istiyor; "Acaba KHK’lı akademisyenlere yönelik bir kurs düzenlerler mi?" diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Sonuçta konu sadece toplumsal eşitsizliğin önemli ayaklarından biri olarak kalmıyor; aynı zamanda önümüzdeki dönemde demokrasi mücadelesinin üzerinde yükseleceği temel alanlardan biri olarak da duruyor. Hem, varsa kafadaki sorulara yanıt bulma, hem de teorik olarak hazır olma bağlamında bu konu acilen okunmayı fazlasıyla hak ediyor.

      


(1)https://ilerihaber.org/yazar/kadin-hareketi-ve-sosyalizm-108190.html


KÜNYELER:

-Analar. Robert Briffault. Payel Yay., Çev. Şemsa Yeğin, 1990, etiket fiyatı 35 TL.

-Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik. Pınar İlkkaracan (Der.), İletişim Yay., Çev. Ebru Salman, 6. Baskı,

2018, etiket fiyatı 41 TL.

-Mor Sertifika Programı: On Yılın Hikâyesi. Ayşegül Taşıtman, Betül Sarı, Reyhan Tutumlu, Ruken Alp (Haz.),

Sabancı Üni. Yay., 2017. Satılmıyor, üniversiteden bulunabilir.