Tepecik Hayal Okulu…



17-05-2015 08:23


Bu hafta vizyona güzel bir adamın güzel ve kısa sürmüş hayatının belgeseli girecek. Tepecik Hayal Okulu. Güliz Sağlam yönetmenin son yıllarına eşlik etmiş bu belgeselde onun geni hayal dünyasına. Beyninde oluşan urdan dolayı son filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler filmini zorlukla tamamlayan yönetmenin dünyasının farkını, derinliğini anlayabilmek için kısa filmlerine göz atmak yeterli… İlk izlediğimde inanılmaz etkilenmiştim, sinema eğitimi almamış bir adamın kendi imkanlarıyla yarattığı dünya inanılmazdı. 12 yaşında başlayan tutkusu hiç durmadı, kendisini durduramayan ailesi de bu tutkusuna eşlik etti , özelikle kız kardeşinin çok destek olduğunu biliyorum kendisine. Bulursanız mutlaka izlemenizi isterim kısa filmlerini. Hepsinde ayrı bir sır gizli.

Uzun metrajlı filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler yapmak filmiyle kendini, kendi sinema tutkusunu anlatır. Kendi yaşam öyküsünü de anlatmak kendisine düşmüş bir yönetmen o. Kesinlikle hayatı bir başarı öyküsü barındırıyor, bir sihir barındırıyor. O sihre ulaşmış bir adam kendisi. Aslında filmi yapılacak adam ama sinemamız daha dertsiz adamların filmlerini yapma derdinde. Uzaklara bakıp bakıp iç çeken ama üretmeyen adamların. O yüzden kendi filmini kendisi yaparak hem sinemasına, hem sinemaya selam çakıyor, hem de sinemamıza büyük eleştiri getiriyor aslında. Bu başarı öyküsünün kendisiyle kaybolup gideceğine inandı belki de. O yüzden sinemaya olan tutkusunu, kendi tutkusunu anlatarak gösterdi. Hastalığı devam etmesine ve ilerlemesine rağmen ikinci filmine de (Bozkırda Deniz Kabuğu) başlamış ama bitirememiştir. Bir yönetmen de çıkıp onun anısına bu filmi ben tamamlarım demedi, diyenler olsa da tamamlanmadı. Öylece duruyor bir köşede. Sinemamız üretiyor, her onlarca film çekiliyor ama kimse bu sinema aşığı adamın anısına sahip çıkmaya yanaşmıyor, hayret ediyorum gerçekten… Bu belgesel az da olsa vicdanımızı rahatlatıyor, ona, hastalığına, filmine sahip çıkmaya çalışıyor ama o da uzun bir süre tamamlanmadan bir köşede durdu. Sonunda izleyicisiyle buluşuyor, yarın kalan film tamamlanmış gibi hissettiriyor. Sinemayı kendi kendi seven ve kendi kendine yapan adamdan öğrenecek çok şey var!

Mad Max Fury Road…Süper Kafalar…

Öncelikle 1945 doğumlu yönetmen George Miller’a bu ne güzel değişmeyen, zamana yenilmeyen kafa demek istiyorum. Biz de zamanında güzel işlere imza atmış yönetmenlerin nasıl da zamanın gerisine düşüp, ama bir yandan da daha önce yaptıkları filmlerin düzeyini yakalayamadıklarına tanıklık ediyoruz. Ama Miller bu olana kadar en iyisi olan Yol Savaşçı’sından sonra adeta döktürmüş. Gözünüzü kırpmadan izlediğiniz filmde her şey bir tasarım harikası. Özelikle arabalar ve kostümler… Filmde kaçma kovalamaca, grotesk absürd bir yol dizaynı, kan, mutsuzluk, biraz da olsa umut hakim ama o kadar keyifle izliyorsunuz ki, kendi duygunuza yabancılaşıp filmin o post apokaliptik atmosferine adeta bulanıyor batıyorsunuz. Aksiyon herkesin tarzı olmayabilir ama öte bir şey. Max yine yoluna gitmeye çalışan ama gidemeyen adam rolünde, küçük bir grubun macerasına dalıyor ve bizi de peşinden sokuyor. Savaş mehterini silahlı, ateşli gitarıyla çalan müzisyenden, yeşil dünyaya karşı çıkılan yolda yaşanan her maceraya kadar her şey muazzam. Ben beğendim, zevkle izledim ve zamanının ötesine taşan Miller’a bir kez saygılarımı sundum. Hararetle tavsiye ederim, kimseye kulak asmayın, kendi aksiyonunuzu kendiniz yaratın bu filmle!

Alevi sönen sansür!

Ülke gündemi o kadar karman çorman ki bir yakaladığını ertesi gün yakalayamıyorsun, eskimiş hatta tarihin derinliklerini boylamış oluyor. Çok değil bundan bir ay önce sansür var sansür diye ortalığı inletmiştik… Ne filmin yönetmeninin ‘izlemeyen kalmayacak’ Bakur’u izleyebildik ne de sansür konusunda bir arpa boyu yol alabildik. Hadi seçimler falan derken en erken sesimiz Adana Altın Koza’da çıkar Altın Portakal’da biraz daha yükselir… Ondan sonra yeni bir festivale doğru tekrar kesilir. Bu işler böyle sanırım. Yüksele alçala. Sansür yiye yiye… Beklemedeyiz!