“Tekhne”si olmayan devrim



23-05-2015 08:21


Can Soyer

Başta Aristoteles olmak üzere birçok Yunan felsefecisinin kullandığı bir kavramdır “tekhne”. En genel anlamıyla belirli bir bilgiden hareketle somut bir üretimde bulunmayı anlatır. Diğer bir deyişle, kuramsal bilgiyi pratiğe dökmek, saf bilgiyi gerçek hayatta işler hale getirmek için başvurulan yol, yordam anlamına gelir. Bizim dilimizdeki teknik, teknolojik gibi sözcüklerin kökeni de buradadır.

Ancak bilginin saf haliyle, yani yine Yunan dilindeki “episteme” ile yetinmemenin, bunu gerçekliğe dönüştürecek bir yordam olarak “tekhne”ye ihtiyaç duymanın bir gerekçesi de var.

Çünkü kuramsal bilgi ya da “episteme”, gerçek yaşama dolaysız biçimde etki edemez. Saf ve soyut haliyle kaldığı sürece hiçbir bilgi gerçek dünya, gerçek toplumsal ilişkiler, gerçek insanlar üzerinde etki yaratamaz. Bilginin gerçek yaşama etki edebilmesi için bir taşıyıcı halkaya, bilgiyi somutlaştırıp pratik haline getirecek bir kanala ihtiyaç var. Bu yüzden Marx, “teorinin yığınları sarması” ve “maddi bir güç haline gelmesi” gerektiğinden söz ediyor ve yığınlarla buluşmayan teoriye de pek kıymet vermiyor.

Bir parantez açıp şunu da belirtelim. Siyasette kuramsal bilgiyi gerçek dünyaya ve somut koşullara dolaysız biçimde yansıtmak, adıyla sanıyla “teorik sapma” anlamına gelir. Sapmanın ise iki şaşmaz sonucu vardır: Bir tarafta keşişvari bir sekterlik, diğer tarafta da radikal ütopyacılık.

Demek ki, her “episteme” bir “tekhne”ye, yani her kuramsal bilgi kendisini gerçekliğe taşıyacak ve somutlayacak bir pratik tarzına ihtiyaç duyuyor.

Konu sosyalist siyaset ve devrim mücadelesi olunca, bu “tekhne”nin adı strateji oluyor. Sosyalizmin, devrimin, sınıf mücadelesinin kuramsal bilgisi, ancak bir strateji sayesinde gerçek toplumsal koşullara etki edip dönüştürücülük niteliği kazanabiliyor. Sosyalizmi kavramanın, benimsemenin ya da özümsemenin ötesinde, onun nasıl hayata geçirileceğini de dert ediyorsak, aradığımız yanıtlar oluşturduğumuz stratejide bulunuyor.

Stratejiden kastımız, bu anlamda, belirli bir kuramsal modelin, yani bir bilgi olarak kavranmış soyut ilkenin, özüne sadık kalmak koşuluyla, özgül bir bağlam içindeki hangi güçler, kaynaklar ve yönelimlerle gerçeğe dönüştürüleceğini saptayan somut bütünlüktür.

Yaygın kanının aksine, örneğin “işçi sınıfı öncülüğünde iktidarın ele geçirilmesini takip eden sosyalist kuruluş” düşüncesi, bir stratejiden çok, kuramsal bir modeldir. Bu model değersiz ya da işe yaramaz değildir, aksine elde bu tür bir model bulunmadığı sürece hiçbir yaratıcı stratejinin sonuç alması beklenmemelidir. Ancak kuramsal modelin değeri, ancak hayata geçirildiği ölçüde gerçek karşılığını bulur.

Diğer bir deyişle, işçi sınıfının öncülük misyonunu yerine getirmesi için ne tür araçların ve yöntemlerin kullanılacağı, sınıf mücadelesinin ülkedeki hangi siyasal ve toplumsal gündemler üzerinden keskinleşeceği, iktidarın ele geçirilmesi sürecinde devreye sokulacak aygıtların neye benzeyeceği, sosyalizmin kuruluş sürecinde faydalanılacak kaynakların neler olduğu gibi somut sorulara somut yanıtlar bulunmadığı sürece, eldeki modelin dönüştürücü bir pratik üretmesi imkansızdır.

Yine yaygın kanının aksine, Lenin’in ve bolşeviklerin Rusya’daki pratiği, bizim açımızdan strateji değil, tarihsel (ve başarılı) bir örnektir. Lenin’in sosyalist devrim mücadelesini başarıya ulaştıran stratejisi, doğası gereği, döneminin ve Rusya’nın somut koşullarına yanıt verecek biçimde üretilmiştir. Lenin’in bu “özgül bağlam”ı kavranmadığı sürece, bir kitabını diğerinin karşısına çıkarmak, 1905’teki Lenin ile 1917’deki Lenin’i tokuşturmak, dolayısıyla leninizmi eklektik bir yaklaşımla yorumlamak kaçınılmazdır.

Oysa Lenin’in stratejisini başarıya ulaştıran ve aynı zamanda birbirini çeler gibi görünen yönlerini bir bütünlüğe kavuşturan, bizzat Lenin tarafından zenginleştirilmiş kuramsal modeldir. Bizim leninizmden anladığımız ise, tarihsel örneğin kendisi değil, (Lenin’in de yaptığı gibi) bir strateji inşa ederken kuramsal modele gösterdiği sadakattir.

Türkiye’de ise strateji tartışmaları, çok uzun yıllardır, özetlediğimiz uçlarda gezinerek yapılıyor. Strateji söz konusu olduğunda, ya eldeki kuramsal modelle yetinen ya da çeşitli tarihsel örnekleri yinelemeyi tercih eden yaklaşımlar dile getiriliyor. Ancak, baştan bu yana vurguladığımız gibi, gerçek bir strateji, kuramsal modele ya da tarihsel örneğe indirgenmemiş, özgül bağlamlı bir yeniden üretimle inşa edilebilir.

Burada ise bir başka soru karşımıza çıkıyor: bir strateji nasıl inşa edilir? Eğer Lenin’e bir “deha” atfediliyorsa, aranan şey en çok bu soruya verdiği yanıtta gizlidir. Yanıt ise, somut durumun somut çözümlemesidir.

Somut durumun somut çözümlemesi dendiğinde, genellikle mevcut koşullarda ne yapılıp yapılamayacağını gösteren bir envanter anlaşılır. Bir tür “durumdan vazife çıkarma” olarak kavranır. Oysa, somut durumun somut çözümlemesi, başlı başına kuramsal bir işlemdir. Bilimin ve tarih bilincinin özgül ve somut bir bağlamla buluşturulması ve yeniden üretilmesidir kast ettiğimiz.

Bu anlamda, kuramsal bir işlem olarak somut durumun somut çözümlemesi, marksist epistemolojinin, yani “bilme yöntemi”nin kurallarına bağlıdır. Marksizm açısından ele alırsak, somut durumun somut çözümlemesinin yöntemsel olarak iki unsuru gerektirdiğini söyleyebiliriz. Birincisi, bilgi üretimi saf ve soyut kavramlar dünyasında gerçekleşmez, mutlaka özgül bir bağlama ve somut ilişkilenme kanallarına ihtiyaç duyar. İkincisi ise, bilgi üretimi salt düşünsel bir faaliyet değil, bizzat pratiğin içerisinde gerçekleşen bir süreçtir. Hatta pratiğin kendisi, aynı zamanda bilginin edinilmesidir.

O halde, eğer bir strateji oluşturmak amacıyla somut durumun somut çözümlemesine girişeceksek, bu girişimi hem özgül ve somut bir bağlamın, hem de belirgin bir pratiğin, etkinliğin, ilişkilenmenin içinde yapacağız.

Her iki özelliğin de bizi siyasete taşıdığı açık olsa gerek. Çünkü özgül bağlamın ve somut pratiğin kuramsal düzeyde tanımı yapılamaz. Diğer bir deyişle, somut durumun somut çözümlemesi gibi kuramsal bir işlem için gereken koşullar, ancak siyaset alanında, siyasal düzeyde tanımlanabilir.

Yani strateji inşası ya da somut durumun somut çözümlenmesi, ancak siyasal mücadelenin etkin bir bileşeni, öznesi, parçası olunarak gerçekleştirilebilir.

Siyasal pratik, somut çözümleme ya da strateji yoksa, eldeki kuramsal model ne kadar sağlam olursa olsun, ya sekterlik ya da ütopyacılık olarak “teorik sapma” kaçınılmaz olacaktır.

Kendisini hayata geçiremediğimiz bilgi, bir bilgi olarak saflığını koruyacaktır elbet, ancak bu bilgiye sahip olduğunu düşünenlerin silikleşmesini önlemeyecektir.

“Tekhne”si olmayan bir devrim, bir düş ya da umut olarak çok insanı cezbedecektir tabi, ama bu cazibenin dünyayı dönüştürmesi mümkün değildir.

Stratejisi olmayan, onun yerine modellere ya da örneklere gömülen, böylelikle gerçek ve somut bir iktidar yolu kurmayı erteleyen bir devrim mücadelesi, olsa olsa tarihin dipnotlarında rastladığımız romantik (ama başarısız) devrimcilerin öyküsünü andıracaktır.

Bu öykü de içli, esinli ya da öğretici olacaktır elbette.

Ama devrimcilik, öykülerin değil, tarihin kahramanı olmayı gerektirir.