Tehlikeli tırmanış



12-10-2014 09:17


Burak Gürbüz

Bir Cumhurbaşkanı düşünün İŞİD ve PKK bizim için aynı diyerek barış sürecini bittiğini aleni ilan edip HDP’lileri sokağa çıkmasına sebep olsun. Bir Cumhurbaşkanı düşünün Anayasayı, tüm yasaları ayaklar altına alıp, tüm Türkiye’nin Cumhurbaşkanı gibi değil de, parti lideri gibi ana muhalefet liderine çıkışıp dursun. Üstelik kendisinin partisinin 11 yıldır iktidarda olduğunu bilse de tüm olaylardan muhalefeti sorumlu tutsun. Bir Cumhurbaşkanı düşünün “protestolara kalkan yetmez gereği yapılır” diyerek halkına vur emri versin. Bu sanki bir bilimkurgu filmi gibi değil mi? Gerçek üstü bir durum ama gerçeğin ta kendisi. O zaman hemen söyleyelim Türkiye’de Kürt-Türk kavgasının yeniden alevlenmesinde, ülkenin çapulcular, teröristler, ayyaşlar, şekilde bölünmesinde, insanların birbirlerine husumet beslemesinde, Türkiye’nin orta doğu batağına saplanmasında, o bölgenin kan gölüne dönmesinde başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasi iktidarın büyük sorumluluğu vardır. Bu yaklaşım siyasal iktidarın üzerinde büyük bir vebaldir ve başkalarına suç atarak değiştirilmesi mümkün olmayan yadsınamaz bir gerçektir. Yandaş basının tek sesliliği ve olayları görmemezlikten gelmesi ise Türkiye’nin her alanda bölünmesine destek sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Kobane’ye yardım koridoru açmamaktan tutun da, misliyle cevap vereceğiz tarzı söylemlere kadar devam eden baskı ve şiddet dili, günümüz iktidarın en iyi bildiği şeylerdendir. Çeşitli sosyal sınıfların talepleri toplumda kutuplaşmaya doğru götürebilir, doğaldır çünkü bu emekçilerin demokratik hak ve talepleridir. Kültürel hak ve taleplerde bu minvalde değerlendirilebilir. Siyasal iktidardır sosyal uzlaşmayı sağlayacak olan. Dolayısıyla demokratik toplumlarda siyasal iktidar sokak gösterilerine misliyle cevap veremez, vur emri veremez. Sorunları bir şekilde çözmeye uğraşacaktır. Bunu nasıl yapacaktır? Siyasetçi olanlar bilemez, işi değildir ama vatandaş olarak eleştirecektir.  Yurttaşlar hükümetin her atacağı adımdan da memnun olmak zorunluluğu, uyum sağlamak mecburiyetinde değildir. Üstelik bu zart zurt yöntemi ne Türk’ü, ne Kürt’ü, ne beni, ne bizi, kimseyi tatmin edememiştir.

AKP’nin iktidarından eskiden beri benim gibi memnun olmayanlar, laiklik ilkesinin en temel demokratik ilke olduğunu savunanlardır. AKP iktidarının bilançosu ise Türkiye’de eskiden de var olan anti-demokratik yapıya İslamlaşma ile beraber otoritarizmin kurumsallaşmasını sağlayıp toplumun gözünde olağanlaştırmasıdır. Son yıllarda artan otoriter eğilimler demokratikleşmeye duyarlı olan herkesin tepkesini çekerken, daha eskilerde başlayan İslamlaşma siyaseti ve Kemalistlere yönelik linç kampanyası, sadece Kemalistleri değil laikliğin korunması gereken temel demokratik ilke olduğunu düşünen sol sosyalist kişileri de tatmin etmemiştir. Günümüzde o zaman küçümsenen laiklik ilkesinin bugün ne kadar önemli olduğunu Orta doğu’daki İŞİD vahşeti olsun başka radikal İslamcı grupların farklı mezhepte Müslümanların soyunu kurutma amacıyla yapmış oldukları katliamlar olsun göstermektedir. Çünkü demokratik toplumlarda İslamlaşmanın bir sonu yoktur. Sonu ancak şeriat düzenidir ve o düzene varmadan da İslami cenahın sorunları bitmeyecektir.

Kur'an’ın Nur bölümünde şu yazar: " kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışır. İyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkeklerde iyi kadınlara yakışırlar..." Kötü kadın ve kötü erkek' in Kur'an da tanımı ise zina yapanlar ve cezası bazı yorumlara göre ölüm bazı yorumlara göre dayak kötek olan putperestlerdir. Her halükarda bunlar şiddetle bastırılacaktır. Neyse burada meselemiz o değil. Meselemiz şu: Kur'an’ı yaşam biçimi olarak ele alanlar onu tek doğru olarak kabul edenler için her zaman toplumda kendileri gibi olan iyi erkek, iyi kadın ile kendileri gibi olmayan kötü kadın, kötü erkek olacaktır. Artık iş o kötü erkek ve kadının kimler olduğuna dair yorumlara bağlıdır. Bu kişiler her an zina yapabilecek tarzda tavır sergileyenler, giyimleri ile kuşamlarıyla Islama uzak olan kişiler olacaktır çoğunlukla. Mesela bunlar kimi zaman otobüste yakası bağrı açık “tacizci” erkek olacaktır, ya da sokakta mini eteğiyle gezen ve karşı cinsleri ile rahatça konuşan “orospular” olacaktır. Bu kesimden olan kişiler kapalı mutaassıplara göre kötü erkek ve kötü kadınlara daha çok uyacaktır. Dolayısıyla laik yaşam biçimi yerine Kur’an’ı temel alanlara uymayan her türlü farklılık onların gözlerine batacaktır. Bu rahatsızlık yaratanlar sadece “zina yapanlar” değil aynı zamanda Aleviler olacaktır, Kürtler olacaktır, Lezbiyenler olacaktır, Homoseksüeller olacaktır, içki içenler olacaktır, bayram namazı kılmayanlar, Ramazanda oruç tutmayanlar olacaktır. Bu açıdan kadını ve erkeği ayrı yaşamaya mecbur eden bir gelenek son tahlilde kendisi ayrımcıdır ve kutuplaşmacıdır. Ne zaman değildir? Herkesin tüm bu ritüellere biat edene kadar. Türkiye’de Kemalist Cumhuriyeti yıkmak ve Ortadoğu barışı kisvesi altında toplumun İslamlaşmasına sebep olanlar, eskiden liberal solcuların iddia ettiği gibi toplumu özgür kılmamıştır tersine daha da kapatmış daha da kutuplaştırmıştır. Mutaassıp ailelerden demokratik açılımlar bekleyenler daha çok bekleyebilirler fakat günümüzdeki gidişat hiç öyle değildir. Tersine herkesin özgürlüğünü koruyacak olan, sevmese bile birbirine mesafeli duracağı ortak alanın güvencesi laikliktir. Buradan ödün verdikçe yerine türlü dini ritüellerin ortak yaşamda uygulanmasına yol açıyorsunuz demektir.

Bizim gibi Müslüman toplumlarda laikliğin bastırmış olduğu ve bu sayede insanların kendisini göstermekte mahrum kaldığı kültürel zenginlik yoktur. Kemalist cumhuriyetin yıkılması ile beraber İslami müzikte, İslami sanatta, İslami mimaride Türkiye çağ atlamamıştır. Laikliğin ortadan kalkması ortak yaşam alanlarında insanların kendi halk şarkıları ile bir tür kültürel yakınlaşma sağlamasına da neden olmamıştır. Ya ne olmuştur? Müslüman toplumun daha fazla ibadet etme talebi ve daha fazla muhafazakâr yaşam isteği artmıştır. Örneğin her iki tarafında cami olan Galatasaray Üniversitesi içinde öğrencilerin isteği ile rektörlük öğrenciler daha rahat ibadetlerini yapsın diye mescit açmıştır. Beyoğlu’nda halk şikâyet ediyor diye restoranlar sokaktan içeri çekilmiştir, dışarıda içki tüketimi yasaklanmış, saat 10’dan sonra satışı da yasaklanmıştır. Belki ileride uçaklarda bazı yolcuların abdest almalarına olanak kılacak düzenlemeler yapılacak (ki böyle bir haber bugün itibariyle duydum) veya öğrencilerin abdestlerini almaları için okul içinde şadırvan da olacaktır. Yani bu tür isteklerin sonu yoktur. Sokaklarda seyyar halılar ve dua köşeleri bile istenir, sonuçta camiye gitmeye vakti olmayanların namaz kılabileceği köşeler olabilir buralar. Camilerden sokaklara taşıyorsa namaz kılan insanlar, bu niye olmasın? Laiklik yoksa ve toplum %99 Müslüman diye olur, her şey olur. Sonuçta İslamlaşmanın sınırı şeriata kadar gider dayanır. Bugün hükümet geçmişe nazaran siyasal iktidarın kontrolünü kaybetmesiyle daha fazla radikal İslamcılara yakınlaşmaktadır. Her türlü muhaliflerin demokratik hak ve taleplerine karşı uyguladığı otoriter yaklaşım bu tehlikeli radikal kitlelerden destek görmektedir.  

Kürtler burada her yana çekilebilen kesimdir. Bu biraz da Kürt siyasetinin AKP dışında başka siyasal formasyonlara bel bağlamamasından kaynaklanmaktadır. Sonuçta tabii siyasal yönetim AKP’nin elindedir ve Kürtler iktidar partisiyle barış görüşmelerini sürdürecektir. Fakat Erdoğanlı akil adamlı barış sürecini dizayn eden aynı AKP yeri geldiğinde İŞİD’i Kürtlerin üzerine salmaktan çekinmez ve buna Türkiye’de milliyetçileri de ortak eder. Kapalı kapılar ardından hükümet Kürtlere hangi vaatleri verip hangi vaatleri tutmamaktadır bilemeyiz. Fakat bugünkü otoriter sürecin hiçbir tarafa fayda sağlamayacağını Türk ve Kürt hepimizin idrak edebilmemiz gerekir. Çok net bir şekilde Türk, Kürt herkes Kobane’deki katliamı nefretle kınaması gerekir. Kobene’de İslam devleti tarafından Kürtlerin katledilmesine sevinenler bir kere insan olamazlar. İkincisi de bu sevinçten hiçbir siyaset çıkaramazlar. Sadece hay huy cenderesinde kaybolup giderler. Kaybolup gitmek ne demektir? diye soracak olunursa o da tutarsızlaşmaya başlamaktır. Bu yazının anahtar kelimeleri laiklik, kamuculuk ve Türk-Kürt emekçilerinin Türkiyesi’dir.