Tecavüz suçu affedilebilir mi?



07-04-2020 00:15


Ebru Pektaş

Gündemimizde Korona günlerini fırsata çevirmek isteyen bir infaz paketi var. AKP-MHP ortaklığıyla hazırlanan infaz paketindeki son değişikliklerle kasten öldürme, uyuşturucu madde imal ve ticareti, cinsel saldırı ve çocukların cinsel istismarı suçlarını işleyen bütün suçluların tahliye edilebileceği değerlendiriliyor.

Karşımızdaki son derece tehlikeli bir af girişimi!

Binlerce evde korkuyla bekleyen kadın ve çocukları hiçe sayarak, intikam yeminleri eden suçluları görmezden gelerek önümüze sürülen bu infaz paketi “cinsel saldırı ve suçun affı olur” demektedir.

Tecavüzcüyü affetmek basit bir hukuk ihlali değildir. Tecavüzü suç olmaktan çıkarmaya yeltenmektir. Erkek şiddetini meşru kabul etmektir. Hanelerde süren orman kanununu onaylamaktır.

***

Bu girişime dünya-tarihsel bir perspektiften baktığımızda içinde yer aldığımız “geri tepmenin” sinir uçlarına değmiş oluruz.

Erkek şiddeti, cinsel saldırı ve daha özelde tecavüz, insanlık tarihinin büyük bölümünde bir “suç” olarak görülmemiştir. Daha doğrusu tecavüz belli koşullarda serbesttir, belli koşullarda ise yasaklanmıştır ya da “düzenlenmiş bir suçtur”.

Tecavüzü yasaklamayan ama onu düzenleyen bir hukukun hala işlediğini söylemek mümkün. Sözgelimi özel alandaki (evlilik-içi) tecavüz çoğu zaman gündeme bile gelmez.

Hukuka bakılırsa tecavüz, yaklaşık 2000 yıldır bir suç olarak kabul edilmektedir. Ancak suçun tanımının biraz ilginç olduğunu söylemek gerekir. Tecavüz pek çok ülke için geçen yüzyılın yarısına kadar “bir erkeğin başka bir erkeğe karşı işlediği mülkiyet suçu” konumundadır.

Öyle ki cinsel şiddetin kimi kurallar ve yasaların varlığına rağmen, kamusal alanda konuşulan, tartışılan bir konu haline gelmesi; daha açık ifade etmek gerekirse “keşfedilmesi” 1970’li yıllarda olmuştur. Tecavüzden ayrı olarak “cinsel taciz” ise çok daha görünmez, duyulmaz kılınmıştır. Örneğin işyerinde cinsel tacizle ilgili bilinen ilk rapor 1987 gibi geç bir tarihte yazılmıştır.

Tecavüzün “mülke yönelik bir suç” olması kimi zaman oldukça trajik örneklere yol açmıştır. Bu anlamda “mülke yönelik suç” basit bir ihlal de bir savaş gerekçesi de olabilirdi. Örneğin, MÖ 3. bin yılda köle bir kıza tecavüz etmenin- ki sanırız bu basit bir ihlal olarak görülmekteydi- cezası günümüzdeki trafikte hız sınırını aşmanın cezası kadardı: beş gümüş şekel para cezası kesiliyordu.(1)

***

Biraz daha yakınlaştırırsak son iki yüz küsur yıllık modern kadın hareketi bugün, yine “hikayenin en başındaki” gibi daha fazla hukukla cebelleşmek durumunda kaldığı bir dönemi yaşamaktadır. Hikayenin başında oy hakkı, boşanma hakkı, kadının hukuksal bir varlık olarak tanınma hakkı vardı, şimdi “tecavüzün bir suç olduğunu” kabul ettirmeye çalışıyoruz.

Bunun ilginç bir seyir olduğunu kabul etmek gerekir. Zira kadınlar basit görünen, kimi zaman “düzen içi” diye küçümsenen ya da hızlıca “liberal” etiketi yapıştırılan haklar ve reformlar için son derece uzun mücadelelere girişmişlerdir.  Fransız Devrimiyle yaşanan birkaç yıllık oy hakkı 1945’e kadar ortadan kalkmıştır, yani devrimlerin beşiği Fransa’da kadınlar oy hakkı için neredeyse 150 yıl beklemiştir. Yine Devrimle elde edilen boşanma hakkı hızlıca geri alınmış bir yüz yıl daha boşanmadan bahsedilememiştir. İtalya 1970 gibi geç bir tarihe kadar boşanmayı imkansız kılan Katolik geleneği sürdürmüştür.(2) Erkek şiddetinin suç olarak görülmesi ise bu tarih içinde görece yeni sayılabilir. Örnekler çoğaltılabilir.

Gerçekten de çok uzun değil mi?

Haklar ve reformlar çok ama çok uzun dönemde ancak kazanılmış, kazanılanlar çok kolay ve hızlı geriye dönüşlere konu olmuştur. Bir hakkın kazanılması çoğu zaman onun artık cepte olduğu anlamına gelmemiş, pek çok örnekte her biri için yeniden ve yeniden mücadele vermek gerekmiştir. Bunun nasıl yorumlanacağı tartışılabilir.

İddiamız, kadınların mücadelesi için bu tarihsel seyrin, etaplardan ya da çeşitli aşamalardan oluşmadığı, onun yerine “sürekli mücadele” gibi bir perspektifin ileriye ve geriye gidişleri daha doğru anlamlandıracağıdır. Daha açığı kadınlar için, 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın ilk yarısına uzanan “hak ve eşitlik” kazanma etabı, sonrasında artık “özgürlükler” “özel alanın politikası” etabı gibi sıralanacak bir tasnif ciddi bir yanılsama içermektedir.

Bugün uğraştığımız konulara bakılırsa “hak ve eşitlik etabının” aslında hiç bitmemiş olduğu ve hatta çoğu zaman “özgürlüklerle” iç içe geçtiği görülecektir. İnfaz paketiyle askıya alınmak istenen 6284 ya da İstanbul Sözleşmesi kadınların ve çocukların en temel can güvenlikleriyle ilgilidir.

Neoliberalizm koronavirüs günlerinden daha da otoriter rejimlerle sıyrılmayı başarabilir. İnfaz paketi bunun aynı zamanda bir hukuk başarısı olacağının sinyallerini vermektedir. 

Kaynak

1- Ebru Pektaş, Toplumsal Cinsiyetin Anahtar Kavramları: Cinsellik, Şiddet, Emek, İleri Kitaplığı(2017)

2- https://acikerisim.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/10468/296390.pdf?sequence=1&isAllowed=y