Tecavüz kültürü ve ‘solcu erkekler’ bahsi



16-05-2017 07:00


Ebru Pektaş

Geçtiğimiz hafta Sefer Selvi’nin Evrensel gazetesinde yayınlanan bir karikatüründe, adalet tanrıçası Themis tecavüze uğramış ve bağımsızlığını bu vesileyle yitirmiş biçimde ifade edilmişti.

Çokça ifade edildi evet, neresinden bakarsanız bakın, hangi açıklamayı yaparsanız yapın burada ‘kabak gibi ortada duran’ bir cinsiyetçilik var. Nitekim çizeri de sonrasında ‘çok tatmin edici olmasa bile’ bir özür yayınlayıp, karikatürü geri çekti.

(Söz konusu karikatür...)

Bu konudaki eleştirilere bakacağız ama öncesinde şu ‘tecavüz’/‘kirlenme’/’becerilme’ metaforundan bahsetmek yararlı olacaktır.

Bir metafor olarak ‘tecavüz’ sıklıkla ve bambaşka kılıklarda karşımıza çıkmaktadır. Hitlerin yakın dostu ve dönemin silahlanma bakanı Albert Speer bir keresinde şöyle demiştir:

“Hitler, her zaman kitlelerin özünde kadınsı olduğunu söylerdi ve saldırganlığıyla büyüleyici etkisi, dinleyicilerinde mazoşistce bir kendini bırakma ve boyun eğme ortaya çıkarıyordu. Bu bir çeşit psikolojik ırza geçme demekti.(…) O izleyicilerini inandırmıyor; ele geçiriyordu.” (1)

Son derece ilginç bir sözdür: “O izleyicilerini inandırmıyor ama ele geçiriyor”. Tam da bugünleri; iktidara teslim olanları, akademiden hukuk camiasına, ‘ikna olmasa da, bal gibi tersi olduğunu bilse de’ ‘ele geçirilenleri’ çok iyi ifade ediyor.

Ancak bu sözün ilginçliği yalnızca burada değil. Bu söz aslında erkek egemen tecavüz efsanelerine ilişkin parlak bir itiraftır. Efsane, tecavüzde aslında kadınların mazoşistçe kendini bıraktıklarını, gizli biçimde bundan zevk aldıklarını, bu sebeple boyun eğdiklerini söyler.

Tecavüzün mağdur için ‘zevk’ olabileceği fikri sapkınca kenarda duran bir fikir de değildir üstelik. Pek çok dilde ‘tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak’ sözü vardır. Yine de bu sözün cinsiyetçiliği ile bu sözü kullanan kişinin tecavüz suçunu işlemesi arasındaki büyük mesafe önemlidir.

Tecavüzün; ‘kirlenme’, ‘bozulma’, ‘değerini yitirme’ (Sefer Selvi’nin karikatüründe adaletin bağımsızlığının yitirilmesi gibi); mağdurun zevk alması (Penguen dergisinin oh evet, devam et bebeğim kapağı) ya da bir güç gösterisi olarak ‘becerme’ anlamlarıyla yaygın biçimde yalnızca mizahta değil, gündelik yaşamı kaplayan kültürel ürünler içinde de var olduğunu biliyoruz.

Sefer Selvi karikatürü olayında, konunun üstüne yazılanlarda kimi zaman aksayan, kimi zaman ifrata vardırılmış yönler var. Burayı biraz açalım.

Bir kere kabul etmek gerekir ki, erkek egemenliğinin önemli unsurlarından biri, dil ve mizah gibi unsurların da içinde yer aldığı cinsiyetçi kültürel örüntülerdir. Bunlara karşı çeşitli stratejiler geliştirerek mücadele etmek önemli. Ne var ki bugünkü sorun, mücadelenin bir parçası olan bu konunun tüm haşmetiyle ağırlık merkezine yerleşmesidir.

Daha açık ifade etmek gerekirse, uzun süredir kadın hareketinde belirgin bir damar olarak var olan, bu ‘ağırlık kayması’, tüm sorunların dile ve kültüre havale edilmesi gerektiğini işaret etmektedir. Nitekim bu ağırlık kaymasında, kadın hareketinin ‘80’li yıllarla birlikte post yapısalcı tezlere açık hale gelmesinin etkisi olduğu söylenebilir.

Oysaki sorun, çok daha karmaşık ve bütünseldir. Tecavüz metaforu/mizahı/dili de dahil olmak üzere cinsiyetçilik, nedenleri, koşulları son derece karmaşık toplumsal süreçlere, yalnızca kültüre değil maddi süreçlere de dayanmaktadır.

Kuşkusuz bunlar malumun ilamı ama ‘kültüre/dile havale etmecilik’ bir kez yerleştiğinde, sorun, basit biçimde bir ‘eksik kavrayışa’, ‘yanlış bilinç’ sorununa dönüşmektedir.

Oysaki işimiz, ‘eril dil’ kullananların ağzına biber sürmek değil. Nedenleri, koşulları, bunlar içindeki çelişki ve olanakları, ‘yanlış bilincin’ kıyısında boy vermiş ‘imkanları’ hesap etmek ve çok yönlü stratejiler düşünmek gerekir. 

İşin ilginç yanı özellikle ‘dil takıntısı’ kimi zaman öyle boyutlara varmaktadır ki, cinsiyetçi küfür eden kişi neredeyse tecavüz suçu işlemiş muamelesi görmektedir.

Aslında kültürel süreçlere uzanmak ve oralarda dönüşümler yaratmak ise konu, çok kolay biçimde yakınındakini bile ‘düşmanlaştırıcı’ bir söylemle (‘tecavüzsever solcu erkekler gibi’) işaretlemek ya da mizah gibi ‘erkekliğin’ de gümbür gümbür çelişkileriyle kuşanmış bir alanı ‘potansiyel bir imkan alanı’ yerine peşinen ‘tecavüzcü’ diye dışlamak çok da akıllıca görünmemektedir. Bu özgüvenli, imkanlar arayan değil kırılgan ve agresif bir hattır.

Doğru bir dille, cinsiyetçi olmayan bir mizahla, doğru bir bilinçle, doğru bir kültürle aşılması beklenen, tüm sermayesini ‘kültürel süreçlere’ yatırmış bir strateji, bedeni olmayan bir kafanın yol bulma çabası gibidir.

Söylediklerimiz kültürel alanda eril dil, mizah vs. unsurlara karşı mücadele etmemek, bunları peşinen kabul etmek anlamında değildir. Ama varoluş amacını neredeyse ‘eril söylem avcılığına’ dayandıran, savunmacı ve aslında alabildiğine kırılgan bir yaklaşım, daha güçlü bir karşı refleksif hat yaratılmasına neden olmaktadır.

Sefer Selvi’nin karikatürüne dönük eleştirilerde haklı olanlar bir yana elbette. Ama bir de ‘tecavüz mizahı seven solcu erkekler’ söylemi tutturanlar olmuştur.

Kadın nefretini ‘çirkin solcu kadınlar’ söylemiyle yürüten Engin Ardıç neyse ‘erkek nefretini’ ‘tecavüzsever solcu erkekler’ olarak dışa vuran da odur.

Bir engin ardıçlaşma vakıasıdır. Ciddiye almayınız.

1-Susan Brownmiller, İrademize Karşı: Cinsel Zorbalık(1984), s.59