Tarım sorunu



16-02-2020 00:10


İzge Günal

Evet bugün açlık tehlikesi geldi Türkiye’nin kapısına dayandı; alarm zilleri çalıyor. Doğal olarak da tarım sorunu sıkça tartışılır oldu. Aslında tartışmak değil de uyarılar yapılıyor demek daha doğru gibi görünüyor. Hal böyle olunca konu bugünlerde fazla dikkat çekiyor ama bu mesele Cumhuriyet’in başından beri belirli bir çevrenin hep gündemindeydi zaten; çünkü tarım sorunu eşittir Türkiye’nin yapısı sorunu ve Türkiye solu içerisindeki en büyük kırılma olan Milli Demokratik Devrim (MDD), Sosyalist Devrim (SD) ayırımı da aslında bu sorunun başka bir düzlemde tartışılmasıydı.

Konu biraz daha eskidir: Yakındoğu uygarlıklarının oluşumunda iklim ve coğrafya kadar aynı faktörlere bağlı olarak yetişen bitkiler önemli yer tutar. Bu bitkiler içerisinde belki de ilk tarıma alınanları veya evcilleştirilenleri buğday ve arpa gibi tahıllarsa da uygarlık yaratanları incir, üzüm ve zeytindir.  İzmir Akdeniz Akademisi’nin sempozyum kitapları serisinin Buğdayın ve İncirin Akdeniz’deki Yolculuğu kitaplarının başında Ahmet Uhri bunları söylüyor. Hatırlatayım, aynı seriden zeytin ve üzüm kitapları da geçtiğimiz yıllarda yayınlanmıştı. Benzer biçimde Fernand Braudel’e göre de Akdeniz’de günlük yaşam tarım etrafında, üç ürün etrafında döner: buğday, zeytin, üzüm. Biliyorsunuz bu ürünlerin anavatanı Anadolu ve çevresi: Buğday Mezopotamya, incir Ege, üzüm Gürcistan, zeytin Kahramanmaraş civarından. Yani bu bitkiler, engel olunmadığı sürece buralarda rahatlıkla yetişir ve verimlidir. Dediğim gibi yeter ki birileri engel olmasın. Örneğin Türkiye halâ dünyanın en büyük incir üreticisiyken, jeotermal alanlarla tehdit altına girmesi gibi.  Evet, İncirin ve Buğdayın Akdeniz’deki Yolculuğu kitapları neden hem çok üretip hem de açlık sorunuyla karşı karşıya oluşumuzu açıklıyor bir dereceye kadar ama bana kalırsa bu konunun en önemli kitabı Necdet Oral’ın 2006 yılında yayınladığı Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabıdır. Bence bu kitabı konuya az veya çok ilgi duyan herkes el altında bulundurmalı.

KÜNYE: 

-Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar. Necdet Oral. 2006.
-Tarımsal Yüksek Öğrenimde Yeni Arayışlar Sempozyumu. 2017.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayınları satılmıyor, Odadan bulunabilir.

Cumhuriyetin tarımsal dönüşüm projesi köylüyü topraklandırma ve aydınlanma üzerine kuruluydu. Bu uzun vadede tarımın kapitalistleşmesi projesiydi ve planın her aşaması istedikleri gibi yürümemişse de yine de amaca ulaşıldı. Böylece sadece kırsal alanda değil, tüm ülkede yarı-feodal üretim ilişkileri günümüze kadar tasfiye edilmiş oldu, daha doğrusu belirleyici özelliğini yitirdi. Ancak bu tasfiye sırasında projenin kamucu yanı olan üretim çiftlikleri ve KİT’ler de yok oldu. Tasfiye ağırlıklı olarak 1950’li yıllara, hatta günümüze dek uzadı.

Toprak reformu bir türlü gerçekleştirilmemiş ve Cumhuriyetin ilk döneminin tarım politikalarının belirleyici özelliği tümüyle büyük toprak sahiplerini desteklemek ve onların kapitalist dönüşümünü temin etmek, makinalı tarıma geçişi sağlayarak üretimi artırmak halini almıştır. 1926’da çıkartılan bir yasa ile iki bin dekardan geniş alanı eken çiftçiye traktör kredisi verilmiş ve benzini vergiden muaf tutulmuştu. Ancak çiftçinin bu benzini tarımda kullanmak yerine piyasa vermesi üzerine, bu muafiyet kaldırılmış ama yine de ağır yağ ile çalışan traktör alabilmeleri için tazminat ödenmişti. Şimdi sıkı durun: Bu tazminat Kayseri ve Nazilli dokuma fabrikalarına yapılan yatırıma denktir!

Sonuçta yarı-feodal üretim ilişkileri geriletilmiş olsa da ilk dönemde tam olarak tasfiye edilememiştir. Yani, 1950’lere dek tarımda kapitalizmden söz edilemez. Bu yıllarda Marshall planı çerçevesinde alınan paralar ağırlıklı olarak tarımın makineleşmesi için kullanılmaya başlandı. Her traktörün en az on kişiyi işsiz bıraktığı düşünülürse, tarımda çalışan nüfusun hızla azaldığı anlaşılabilir. Bu arada ekim alanları meralar aleyhine yine hızla genişleyip doksanlı yıllara dek dört kat arttı.

1950’li yıllardan 1980’lere kadar kapitalizm kırsal kesimdeki hâkim üretim ilişkisi haline gelirken büyük çoğunluğu devlet tarım işletmelerinde çalışan 500 bini aşkın sürekli tarım işçisi ile bir o kadar mevsimlik tarım işçisi oluştu. 1980’lere dek Vietnam, Küba gibi deneyimlerin korkusuyla, kırsal kesimden kaynaklanabilecek olası bir isyana karşı küçük üretimi belirli bir ölçüde destekleyen ABD, 1980 krizinden sonra artık bu yükü daha fazla taşıyamayacaktı. Feodal kalıntılar bütünüyle tasfiye edilmeliydi çünkü bu yapı içerisinde pazar sınırlı kalıyordu.

24 Ocak kararları sonucu tarımsal üretim destekleri kalkarken, kamu kooperatifçiliği tasfiye edilip, kotalarla üretim geriletildi. Tarımsal kitlerin özelleştirilmesiyle de üreticilerin ücretli işçi durumuna geçişi hızlandırıldı. Özelleştirmelerden yine en kârlı Koç’un çıktığı ve eski “ağa marabalarının” artık “Koç marabalarına” dönüştüğü görülür.

2006 yılında çıkartılan tohumculuk yasasıyla da köylülerin kendi tohumlarını üretmeleri ve satmaları yasaklanıp, tarım çokuluslu birkaç şirketin hakimiyetine bırakıldı. Dünya’da tarımsal üretimin gelişimine    bakıldığında, Türkiye’nin 2012 yılına kadar ilk on içinde olduğu görülür.  Bütün bu üretime karşın Türkiye tarım alanında “net ithalatçı” konumunda kaldı çünkü nüfus başına üretim azaldığı gibi, ithal etmek üretmekten daha ucuz hale getirilmişti. Dönem boyunca ekim alanları gerilerken, üretim miktarları bir miktar artış gösterdi. Verimlilik artışına karşın ürünlerin ucuzlamayıp artış göstermesi, tarımsal üretim girdi maliyetlerinin artışıyla ilgiliydi. Tarımsal teşvik politikalarının önemli bir çoğunluğu doğrudan yardım giderlerine gitti. Bu durum, küçük üreticileri üretimden vazgeçirdi. Toprakların bölünmesi de üretimin pahalılaşmasına neden olurken, ucuz gıdaya ulaşmak neredeyse olanaksız hale geldi.

Türkiye tarımının özetlemeye çalıştığım öyküsü Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar’da ayrıntılı bir biçimde ve sınıflar üzerinden anlatılırken, iki ürün özelindeki öyküye de Buğdayın ve İncirin Akdeniz’deki Yolculuğu kitaplarından ulaşmak olası.

Peki, üniversiteler bu durumda nasıl bir tavır içerisinde? Tarımsal Yüksek Öğrenimde Yeni Arayışlar Sempozyumu kitabında ne yazık ki, öğrenci kalitesizliği, fakülte fazlalığı ve pratik eksikliğinden öteye bir şey söylenmiyor. Hatta, Ankara Üniversitesi rektörü Erkan İbiş’in “piyasa koşullarına uygun gelişmelerin yakından takip edilerek, buna uygun eğitim yapılması” sözleri bile eleştirilmiyor!

KÜNYE: 

-Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar. Necdet Oral. 2006.
-Tarımsal Yüksek Öğrenimde Yeni Arayışlar Sempozyumu. 2017.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayınları satılmıyor, Odadan bulunabilir.

Bunları okuyunca E. Ortar’ın Ekopolitik Çerçeveden Organik Tarım ve Kompost kitabında “küresel şirketlerin avucuna düşmüş olan üniversitelerin, ziraat fakültelerinin ‘işbirlikçi’ akademik faaliyetlerinin baskısı ile geleneksel organik tarımın kaçacak yeri kalmayıp, neredeyse nefes alamaz duruma geliyor” demesini düşünüp, “acaba haklı mı?” demekten kendimi alamıyorum. Ortar kitabında pratik bilgilerin yanı sıra ekopolitik yaklaşımla genel tarım sorunlarına da yaklaşıyor: “2001 krizi ve Derviş politikalarıyla resmileşen AB’ye taahhütlerimiz gereği tarımı imha planına karşı orta sınıf tepkisi olarak organik tarım” diyerek durumu özetliyor aslında. Bana sorarsanız, iyi bir iş mi? Evet. Yapılmalı mı? Ona da evet. Yani, “herkes kapısının önünü süpürürse, kent tertemiz olur” gibi; teorik olarak doğru ama pratikte işlemez, bütünü değiştirmez. Ben, evimin önünü temizleyeceğime, belediyeyi ele geçirip, daha iyi, daha etkin, daha az aksama riski olan bir temizliği yeğlerim doğrusu. Kompost işi de benim için böyle.

Bu arada Türkiye tarımını çökerten AB’nin organik tarım projelerini desteklemesini gözden kaçırmamak gerekir. Peki, genel olarak tarımdaki çöküşe karşı ne yapmalı? Aynen belediyede olduğu gibi bence. Ancak bu durumda belediye, evin önünü temizlemek gibi kalır; hedef büyümeli.

KÜNYE: Ekopolitik Çerçeveden Organik Tarım ve Kompost. E. Ortar. Cinius Yay., 2019. Etiket fiyatı 20 TL.