Tarih bilinci ve siyaset



07-04-2015 08:25


Haluk Yurtsever

Tarih bilinci,  günceli ve geleceğe uzanan yolları geçmişin ışıklarıyla aydınlattığı için devrimci siyasetin vaz geçilmez öğesidir.

Devrimci siyaset, var olan durumu, güç ilişkilerini amaç doğrultusunda değiştirme etkinliğidir. 

“Somut durumun somut çözümlemesi”, verili tarih uğrağında ne yapmalı sorusuna pratik yanıtlar üretmek içindir.

Dünyanın ve Türkiye’nin içinden geçmekte olduğumuz bu kaotik döneminde, devrimci siyaseti pratik, dönüştürücü, yaptırımcı bir güç olarak yeniden üretmenin çeşitli zorlukları var. Eskisi gibi devam etmek, yalnız yönetenler için değil,  devrimciler için de olanaklı değil. Zamanın ruhu, teorik, siyasal, pratik-örgütsel cephelerde yaratıcılık, diyalektiğin diliyle konuşursak inkârın inkârını  gerektiriyor.

***

Çokça yazıldı. Ben de, düşünme ve hareket noktası olarak emperyalist, düzen içi senaryoları, bu senaryoların yaşama geçirilme olasılıklarını değil, kaos/kriz ortamının yol açtığı tehlike ve olanakları esas almanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Sermaye düzeni kriz üretmeden yapamıyor.  Seçim sonuçları ve olası iktidar almaşıkları nasıl biçimlenirse biçimlensin,  yakın geleceğin, bundan önceki 12-13 yılla kıyaslanmayacak ölçülerde çatışmalı, istikrarsız, sert bir dönem olacağı şimdiden belli.

Korkut Boratav’ın deyişiyle “lale devri” bitti. Büyüme hızı, yatırım oranları düştü. AKP hükümetinin, nimet, sus payı, kırıntı dağıtma olanakları azalıyor. Ekonominin motoru inşaat sektörü tekliyor. Dış kaynak girişleri azalıyor. Gıda fiyatları başta gelmek üzere enflasyon, işsizlik tırmanıyor. vb. 

Osmanlı-Türk geleneğinde “devletin bekası” esastır. AKP’nin devletleşme, devleti kendi amaç ve  felsefesine göre yeniden yapılandırma yönünde attığı adımlar  gerçektir ve küçümsenemez. Öte yandan, Erdoğan’ın elinde birikmiş kontrolsüz gücü, kendisinin tek adam olarak merkezinde durduğu, giderek daralan bir azınlığın çıkarları ve geleceği için, kadim devletin ve düzenin uzun erimli geleceğini tehlikeye atacak biçimde kullanması bir “devlet krizi”ne ebelik ediyor. AKP içindeki çatlaklar , bu krizin dışa vurumudur.

Erdoğan’ın düzenin toplumsal rıza ve onay, meşruiyet düzeneklerini, hukuk-yasa kural ve normlarını havaya uçurdu. Kriz koşullarında dünyada ve Türkiye’de tüm sermaye fraksiyonlarında otoriter-faşizan eğilimler baskındır. Türkiye’nin farkı, baskı, şiddet ve hukuksuzluğun devlet ve düzenin bekasından çok Erdoğan hanedanının geleceğini korumak ve kollamak üzere kullanılmasıdır. Bu durumun kendisi, düzen ve devlet için bir sorun, toplumsal muhalefet için ise her türlü devrimci eylem ve mücadelenin toplumsal meşruiyet kaynağını güçlendiren bir olanaktır. Hukuksal ve yasal örtüleri bir kenara iten,  sınıf diktatörlüğünün demir yumruğunu çırılçıplak dayatan bir rejim karşısında her türlü devrimci eylem tek meşru yol haline geliyor. Bu bilinç, içten içe toplumsal muhalefetin bütün hücrelerine, dokularına işliyor.  Devrimci durum mayalanıyor.  Birikmiş enerjiyi dün başlayan Raşit Tükel işgalleri mi, bir işçi direnişi mi, açık hukuk ihlallerine karşı girişilecek herhangi bir toplu itiraz mı tetikler, bilinmez. Biriktiği ise kesindir.  

***

7 Haziran seçimi, var olan güç ilişkilerini, emekçi halk çoğunluğunun ekonomik –siyasal hak ve koşullarını esaslı biçimde değiştirmeyecek, emekçiler için eşitlikçi, özgür bir yaşamın yolunu açmayacak, ama düzenin yola hangi yöntemlerle devam edeceği sorusunun yanıtını verecektir. Bu yanıt önemsiz değildir.

Totaliter “demokrasi”de  seçimlerin rolünü doğru saptayabilmek için 2013 Gezi/Haziran isyanı ile 30 Mart 2014 seçimleri arasındaki süreci bugünden bir bakışla irdelemek, derslerini bilince çıkarmak gerekiyor.  İsyan, AKP iktidarına karşı biriken öfke ve itirazın eylemli anlatımıydı. İktidarı sarstı. Sarsıntının zincirleme etkileri oldu. Bunlardan çıkarak, sağda solda birçok kişi ve çevre, Erdoğan iktidarının sonunun geldiğini ilan etti.  Belki biraz da bu gelişmelerin sonucu olarak, 30 Mart seçimlerinde, yakın tarihin en yüksek seçime katılma oranı gerçekleşti. Tayyip Erdoğan, yıpranan, sarsılan, meşruiyet yitimine uğrayan iktidarını bu seçimlerde sağladığı oy desteğiyle onarmayı, cumhurbaşkanlığı şansını artıran bir hamleye dönüştürmeyi başardı.

AKP rejiminin gücü, iktidara yerleşmesi 12 yıldır seçim sandığına dayanıyor.

Erdoğan 7 Haziran seçimlerine her alanda saldırgan bir siyasetle giriyor. Güç yitirdiğini, içindeki çatlakların büyüdüğünü, toplumun yarısının iktidarından nefret ettiğini, iktidarının ve geleceğinin  tehlikede olduğunu görüyor ve bu tehlikenin gerçekliğe dönüşmesini önlemek için elindeki tüm gücü kullanarak saldırıyor.  Seçimi bir başkanlık rejimi referandumuna çevirmek için her cephede savaşıyor.

Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğünü yerleştirmek için giriştiği hamlenin, onu anayasayı değiştirecek/referanduma götürecek bir çoğunluktan, daha iyisi iktidar çoğunluğundan yoksun bırakacak bir seçim sonucuyla püskürtülmesi, yalnızca AKP despotluğunun sonu olacağı için değil, AKP sonrası döneme soldan müdahalenin, devrimci duruma daha elverişli koşullarda hazır olmanın  siyasal ve toplumsal psikolojik koşullarını olgunlaştıracağı için önemlidir.