Tanıklıklar yazılmalı



22-12-2019 00:05


İzge Günal

En az birkaç kez “herkes anılarını yazmalı” dediğimi çok net anımsıyorum. Bunu derken sadece önemli olaylara tanık olanları değil, kelimenin tam anlamıyla herkesi kastediyordum. “Ama” dedi bir arkadaşım, “herkes yazı yazamaz ki; çok iyi eğitim almış, kültürlü ama yaşamında hiç yazı yazmamış o kadar çok tanıdığım var ki”. Haklıydı, üstelik ben bunun örneklerini akademiden bile gösterebilirdim.  Bu, tabii işin bir yönü; diğer yönü ise kişinin anı yazmayı tercih etmeyeceği gerçeği. Örneğin çok iyi şiir yazan biri, hatta “şair” olarak da tanımlanabilen biri anı yazmada o kadar iyi olmadığı için tercih etmeyebilir.

Tüm bunları düşünerek ifademi “tanıklıklar yazılmalı” biçiminde değiştiriyorum; böylece kapsamı yeni yazım biçimlerini içine alacak şekilde genişletirken anıları da dışarıda bırakmıyorum. Örneğin, nehir söyleşileri içine alıyorum. Bu isim nereden geliyor bilmiyorum ama İş Bankası’nın “Nehir Söyleşiler Dizisi” nden sonra yaygınlaştığı sanılıyor. Yazmayı düşünmeyen kişiler için bence çok iyi bir seçenek, hatta iyi yazan kişiler bile bu yolu kullanabilir. Örneğin Senih Özay. Tanımayanlar için ben söyleyeyim kendisi balıkların, kuşların, ağaçların, Bergama köylülerinin, 12 Eylül mağdurlarının ve daha birçok kamusal davanın avukatı. Yazdığı savunmalar, dilekçeler ayrı bir edebiyat türü olarak değerlendirilebilir (abartmıyorum, yazdıkları gerçekten çok farklıdır). Yani Senih Özay iyi bir yazar ama kapsamlı bir biyografi için nehir söyleşiye de evet demiş ve ortaya Benim Umudum Var çıkmış. Yargıçların karşısında ceket iliklemeyen, duruşma salonlarını dans pisti olarak tanımlayan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e açtığı manevi tazminat davasında miktarı İzmir’in lüks bir restoranında balık-rakı parasına göre belirleyen bir avukatın anlattığı her şey keyifli olur zaten. Elbette anlatılanlar sadece eğlence için değil, önemli etik sorunların tartışmasına da giriş niteliğinde bölümler var; örneğin avukatların müvekkilleriyle özdeşleşip, özdeşleşmemesi gibi.

Bir okur olarak nehir söyleşi yapanların röportajı yaparken biraz görünmez olmalarını, biraz kaybolmalarını bekliyorum. Hatta nehir söyleşi yapmanın mahareti de burada diyebilirim. Aksi takdirde, Benim Umudum Var’da olduğu gibi neyi kimin söylediğini takip etmek güçleşiyor. Merak ediyorum, 163 sayfa tutan söyleşi kısmının ne kadarı Özay’ın ne kadarı söyleşiyi yapanların? Ayrıca, kitabın sonuna eklenen sevdiği şiirler ve dostlarının Özay hakkındaki görüşleri, kitabı “hatıra defteri”ne çevirme riski taşıyor. Neyse, özne Özay olunca her türlü kusur görmemezlikten gelinebilir.

-Benim Umudum Var. Senih Özay. Çapraz Kitap, 2019. Röportaj: İbrahim Aycan, Neyir Şeyda Musal. Etiket fiyatı 35 TL.

Tanıklıklarınızı başkasının yazması da bir diğer seçenek olabilir. Otobiyografi değil de tanıklıkların başkasınca romanlaştırılması burada anlatmak istediğim şey. İyi bir örnek olarak Dido Sotiriu’nun Elektra’sını gösterebilirim. Genellikle Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabıyla tanınan Sotiriu’nun biraz gölgede kalan bu kitabında İkinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan Komünist Partisi’nin kurulmasına öncülük ettiği Ulusal Kurtuluş Ordusu saflarında savaşan Elektra Apostolu’nun yaşamı anlatılıyor. İllegal mücadele, cezaevleri, işkence ile geçen kısa yaşamını zaten Apostolu’nun kendisinin yazmasına ne zamanı vardı ne de olanağı. Sotiriu belgelere, anlatılara dayanarak oluşturmuş bu kitabı.

Elektra zengin bir aileden gelen bir kadın ve başka bir yaşamı seçmiş kendi iradesiyle: “Ama Elektra tüm bunları, kendisini diğer ölümlülerden ayıran ‘seçkin’ bir insanın kahramanlık hareketleri olarak görmedi. Bunlar, onun için, doğaldı, borçtu sanki. Kendisi halka ‘inmiş’ olmuyordu, kendisini halktan biri gibi görüyordu”. Elbette yazılanlar çok etkileyici; insan hem acıyı hem gururu beraber yaşıyor. Ama tabii bunu tanıklıkları Sotiriu gibi bir ustanın yazmasına borçluyuz. Sotiriu sadece Elektra’yı değil, dönemin Yunanistan’ını, politik ortamını da aktarıyor ama geçişler öyle ustaca ki Elektra’nın yaşamını dinlerken bir anda genel siyasi durumu okurken buluyorsunuz kendinizi farkına varmadan.

Hiç mi kötü yanı yok kitabın? Elbette var. Daha doğrusu kötü yan demeyelim de eksik diyelim. O da şu: keşke bu derece idealize edilmeden anlatılsaydı Elektra, daha iyi olurdu diyorum; inandırıcılığı artar, güzellemeye dönüşme riski azalırdı.

-Elektra. Dido Sotiriu. Pencere Yay., 2004. Çev.: Sema Sandalcı, etiket fiyatı 13 TL.

Şu da bir gerçek ki herkes tanıklıklarını yazması için Dido Sotiriu gibi bir ustayla karşılaşamaz. Bu durumda iş başa düşebilir: ya doğrudan anılarınızı yazacaksınız ya da anı tarzını sevmiyorsanız anı-roman tarzını tercih edeceksiniz; Sabri Özer’in Toprağın Sancısı gibi. Sabri Özer Köy Enstitülü bir öğretmen. Enstitü ve öğretmenlik yaşamını anlattığı bu kitabında özellikle Köy Enstitülerinin kapatılma süreci üzerine yoğunlaşmış. Bu açıdan bakıldığında anlattıkları çok kıymetli. Ancak anıları başka bir türle birleştirmenin (örneğin burada romanla) ciddi sıkıntılarını göz önünde bulundurmak gerekiyor; neresi kurgu, neresi anı birbirine karışıyor. Bunun bence önemli bir sakıncası var: anı kısımlarını kaynak olarak kullanamazsınız çünkü sonradan alıntılarınızın gerçek değil, kurgu olduğu ortaya çıkabilir. Kitabın tümünü roman kabul etseniz olmaz çünkü yazılanlarda bir roman bütünlüğü yok! Sonuç mu? Bence anı-roman tarzı iyi bir tür değil, tam bir ortada kalma durumu; sanki “hayatımı yazsam roman olur” gibi bir şey.

Aslına bakarsanız Sabri Özer güzel yazıyor, daha doğrusu hani “kalemi kuvvetli” derler ya, o gruptan. Ancak güzel yazmak, yazar olmak için yeterli değil bence. Kitabın bir yapısı, bütünlüğü, sınırları olmalı. Örneğin, Toprağın Sancısı’na Aşık Veysel’in Kara Toprak şiirini bütünüyle almış; tam 55 dize! İyi, güzel ama bu kitapta ne işi var? Anının mı parçası, romanın mı? Belli değil. Yokluğu kitaptan bir şey eksiltmezdi.

-Toprağın Sancısı. Sabri Özer. YKKED Yay., 2. Baskı, 2019. Yaygın dağıtımı yok, dernekten istenebilir, fiyatı 30 TL.

Burada bir parantez açıp, anı-inceleme türünün anı-roman kadar sorunlu olmadığını söylemeliyim. Daha önce bahsettiğim1 Pakize Türkoğlu’nun aynı konuyu işleyen Tonguç ve Enstitüleri kitabı iyi bir örnek olabilir; ne okuyucu belirsizlikte kalıyor, ne de incelemenin bütünlüğü bozuluyor.

Tanıklık denince, bu konunun başyapıtına değinmeden olmaz. Evet, Dünyayı Sarsan On Gün’den söz ediyorum. Dünya tarihinin en önemli on gününü bir gazeteci olarak sadece izlemekle kalmayıp, bizzat yaşayan, yorumlayan ve bunu aktaran bir kişi John Reed. Neredeyse bütün dillere çevrilen ve defalarca basılan bir kitap Dünyayı Sarsan On Gün.

Önce John Reed kimdir? Şöyle anlatılıyor: ABD’nin kuzeybatı eyaletlerinden Portland, Oregon’da bir yargıcın oğlu olarak dünyaya geldi. Özel okullarda okudu; iyi bir atletti ve şiir de yazıyordu. Harvard’ı bitirdikten sonra gazeteciliğe başladı. 1913’te Paterson, New Jersey ipek işçilerinin grevini izlediği sırada tutuklandı. 1914’te Metropolitan Gazetesi adına, Meksika’daki devrimi izlemek üzere ayaklanmanın olduğu bölgeye gönderildi. Burada Meksikalı devrimcilerden etkilenerek işçi sınıf hareketini desteklemeye başladı. Bu dönemdeki yazılarından sonra Rudyard Kipling “Bu eşsiz yetenekteki yazarla Meksika'yı yeniden keşfettik" diye yazıyordu. Reed’in yaşamındaki en önemli dönem ise, 1917 Ekim Devrimi sırasında yaşadığı süreç oldu. 19 Ekim 1920’de Moskova’ da Tifüs hastalığından dolayı yaşamını yitirdi2.

Devrimin nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için Dünyayı Sarsan On Gün muhakkak okunmalı. Ben ilk okuduğumda, yirmili yaşlarımın başındaydım, çok şaşırmıştım. Nedense devrim bir anda olacak ve her şey düzelecek sanıyordum. Hiç de öyle değilmiş, okuduğum müthiş hatta daha doğru deyimle korkunç bir karmaşaydı. Öyle ki her an her yerde bir grup lokal yönetime el koyabiliyordu. Yerelde kimin ne yaptığı belirsizdi. Örneğin John Reed’i bir grup asker kurşuna dizmeye kalkıyordu. Üstelik okuma yazma bilmeyen askerler kimlik belgesini okuyamadıkları için! Karmaşa yüzünden eğitim komiseri (eğitim bakanına eşdeğer bir konum) Lunaçarski istifa ediyordu. Tüm bunlara karşın Bolşevikler yerinde hamlelerle iktidara gelirler. Elbette bu sadece taktik hamlelerle değil, derdini işçi sınıfına anlatabilen strateji ile birlikte gerçekleşir. Menşevik bir öğrenciyle tartışan Bolşevik bir devrim muhafızının “ben onu bunu bilmem, iki sınıf vardır, proletarya ve burjuvazi” sözü işin doruk noktasıdır Bolşeviklerin toplumsal bağı açısından.

-Dünyayı Sarsan On Gün. John Reed. Kitapçılarda Yordam, Dorlion ve Ceylan’dan farklı çevirileri var, etiket fiyatları 11-26 TL arası. 

Edebi siyasal röportajın çağdaş klasiklerini yazan John Reed ölümünden sonra Kızıl Meydan’a Lenin’in yanına gömülmüştür.

Evet, herkes John Reed olamaz veya Dido Sotiriu bulamayabilir ama yine de tarihe tanıklığı yazmanın bir yolu her zaman bulunur.

1 https://ilerihaber.org/yazar/tongucun-enstituleri-97682.html

2 https://www.evrensel.net/haber/307673/dunyayi-sarsan-on-gun