Tamam, “geçit vermeyelim” de…



27-02-2016 09:30


Metin Çulhaoğlu

Solda, bugünkü rejimin mahiyeti konusunda tereddütler olduğunu, anlaşmazlıklar yaşandığını söylemek mümkün görünmüyor.

Liberalizme göz kırpanlardan (nedense düşüncelerini açıkça söylemek dururken hep “göz kırparlar”), solun “sıkı” kesimlerine, malum istisnalar dışında CHP’ye ve oradan Kürt siyasetine (bugün için) uzanan genişçe bir kesim durum değerlendirmesiyle sınırlı kalmak üzere aşağı yukarı aynı görüştedir:

Rejimin niyeti bozuktur, gidiş hiç de iyi bir gidiş değildir…

Ne var ki, bu genel tespitin ardından gelen sözler hep “geçit” vermeme” ağırlıklıdır.

Yani karşı tarafın niyeti bellidir de, buna geçit verilmeyecektir.

Karşı tarafın niyetlerine işaret edip bunlara “geçit verilmeyeceğini” söylemekle yetinen bir siyaset güdük kalacaktır.

Hep güdük kalır ya da tarihte hep güdük kalmıştır demiyoruz; bugünün Türkiye’sinde yetmez diyoruz…

Bunun nedeni, Türkiye’nin sol hareket açısından da “kritik” bir uğraktan geçiyor oluşudur.

Görülmesi gereken şudur: Türkiye solu, bir savunma hattı kurup karşı tarafa “geçit vermeme” noktasına zorlanır gibi göründüğü bir uğrakta, bunun ötesinde bir silkinme, çıkış yapma ya da eşik atlama imkânlarına sahiptir. Dolayısıyla kritik nokta, buna mı girişileceği yoksa her ne pahasına olursa olsun “geçit vermeme” hattına mı sabitlenileceğidir. 

İyi de, “geçit verilmediğinde” gerisi zaten gelmeyecek mi?

Pek öyle görünmüyor.

“Geçit verilmediğinde” gerisi bir bakıma gerçekten gelebilir; ama bu “gelen” AKP’nin 14 yılda yaptıklarını kazıyan, Erdoğan ve şürekâsı için “sahi bir zamanlar bunlar vardı” dedirten, bugün son sınırlarına doğru zorlanan bir rejimi geriye sarıp eskisini “restore eden” bir siyasal ortam olmayacaktır.

AKP’nin “kazanımlarına” ufak tefek rötuşlar yapmaktan bile çekinen, “demokratlığı” ya da “liberalliği” koyacak yer bulamayan, titrek, ürkek, nesebi gayrı sahih bir “rejim” olacaktır.

Olaya bir “renk” yakıştırılması bile mümkün olmayacaktır.

***

O zaman, “geçit vermeyeceğiz” diye sonunda bunlara fit olmak yerine süreçleri zorlamak gerekiyor.

“Zorlamak”tan, elbette sabah akşam “sosyalizmden aşağısı kurtarmaz” deyip durmayı kastetmiyoruz. Solun, ülkenin bugünkü güncelliğinden hareketle “ben buyum ve bundan dolayı başkalarından farklıyım” diye yüklenebileceği noktalar vardır.

Beşini sıralayalım:

Bir: Sol, her koşulda radikal bir aydınlanma düşüncesini ve pratiğini temsil etmeli, laiklikten en küçük bir ödün vermemelidir. Elbette “ateizm propagandasından” söz etmiyoruz. Söylediğimiz, “özgürlükçü laiklik” gibi yapay ve mahcup ifadelerden vaz geçilmesi, “bu ülkede dinciler de çok çekti” gibi saçmalıklara hiç itibar edilmemesi, gerekiyorsa tek parti döneminin Milli Eğitim Bakanı Yücel’i varsa daha “demokrat” ve “liberal” bakanların karşısına dikmekten çekinilmemesidir.

İki: Sol, Türkiye’nin komşu tüm ülkelerle barış ve karşılıklı saygı esasına dayanan ilişkiler içinde olmasını hiçbir çekince getirmeden savunmalıdır. Ama Baas rejimiymiş, ama İran’daki mollalarmış, ama Ermenistan’ın bitmeyen kiniymiş… Sol, hepsiyle barışı savunmalıdır. Şu “emperyal hayallerin” köküne kibrit suyu dökülmesi açısından elzemdir.

Üç: Sol, ABD ve AB konusunda özellikle titiz olması gereken bir uğraktadır: Ama bu odaklar da rejimden rahatsızmış, ama basın özgürlüğünden yanalarmış, ama Kürt hareketine başka türlü bakıyorlarmış, ama şuymuş ama buymuş… En küçük bir yalpalamaya yer olmamalı, el verilirse kolun da kurtarılamayacağı unutulmamalıdır.

Dört: Sol, şu “terörizm” denilen şeye net tanımını getirmeli, neye karşı olduğunu hiçbir muğlaklığa yer vermeden ortaya koymalıdır. Örneğin “terörist eylem” ve “terörist örgüt” kavramları arasındaki ayrımı gözetmeli, masum insanların ölümüne yol açan kör eylemleri kınarken teröre başvuran her örgütün salt bu nedenle “terörist” sayılamayacağını unutmamalıdır.

Beş:   İsteyen bugünkü Meclise istediği işlevi biçsin… Örneğin Kürt siyaseti istiyorsa “çözüm” için Meclisin harekete geçirilmesini önersin… Bunlar ayrı; ama iş örneğin “yeni Anayasaya” geldiğinde Meclisin özellikle bu alanda hiçbir meşruiyet taşımadığını söylemeli, saçma sapan Anayasa tartışmalarının parçası olmaktan kaçınmalıdır.

“Evet”, deniyorsa biz de “ama yetmez” diyebiliriz ve diyoruz da…