“Susuz nereye kadar, bitti buraya kadar”



26-03-2015 07:28


Birleşmiş Milletler (BM) 1993 yılında 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak kabul etti. Tesadüfi işler yapmadığı ve belirli stratejiler güttüğü açık olan BM’nin bu kabulü 1993 yılında yapması tesadüf değildi. Öyle ki, dünyanın tüm kaynakları gibi küresel su politikalarını da şekillendiren baş aktör olan Dünya Bankası’nın (DB) 1992 yılı Kalkınma Raporu'nun başlığı "Çevre ve Kalkınma" idi. Bundan hemen bir yıl sonra, yani BM’nin Dünya Su Günü’nü ilan ettiği 1993 yılında DB’nın yayınladığı "Su Kaynakları Yönetimi" adlı politika/tutum belgesi, Kalkınma Raporu’nda suya verilen önceliği detaylandırıyordu. Böylece hepimizin çok iyi bildiği Yapısal Uyum Programlarının olmazsa olmazları olan su kaynaklarının kamunun elinden alınıp sermayeye peşkeş çekilmesi, kamu-özel ortaklığı, uluslararası şirketlere öncelik verilmesi gibi araçlar geliştirilerek yeryüzünün ve tüm canlılığın suları metalaştırıldı, piyasa koşullarının insafsız belirlenimine terk edildi1.

Dolayısıyla, geçtiğimiz Pazar yani 22 Mart’ın Dünya Su Günü olarak kabulü bu bizim anladığımız anlamda bir “su hakkı (right to water)” ile buluşmuyor. Aksine, bizim yine çok iyi anladığımız ve topyekun reddettiğimiz, mücadele ettiğimiz “suyun ticarileştirilmesi hakkına” denk düşüyor. Malum, modern sömürü düzeninin bekçilerinden Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ilkelerine göre, ticaret yapabilme hakkı, tanımlanmış tüm insan haklarının üzerinde; kaldı ki DTÖ, bazı ülkelerde suyun hala yasal olarak ticaretinin yapılamadığını, bunun için de “su haklarının” geliştirilmesinin gerekliliğini vurguluyor1.

Özetle, suyu metalaştırarak halkı susuz bırakan; buna karşı “su hakkı” mücadelelerinin büyümesi gereksinimini tanımlı bir şekilde ortaya koyan sermaye güçleri, bu sorunun çözümü ve mücadelelere karşılık olarak su kaynaklarının uluslararası şirketlere devredilmesini sunuyor. Bu bağlamda, belirli aralıklarla toplanan ve küresel su politikalarının şekillendirildiği Dünya Su Konseyi’nin DTÖ ve DB’nın güdümünde bir sermaye örgütü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu yıl, Dünya Su Günü ile aynı günlerde BMJ Open’da yayınlanan bir çalışma, Hindistan’ın kırsal bölgelerinde temiz içme suyundan ve sağlıklı yaşam koşullarından yoksun bırakılmış çocukların büyüme ve gelişmelerinin yaşıtlarına göre belirgin düzeyde geri kaldığını ortaya koyuyordu2. Hala ciddi bir su, tuvalet ve çevre sağlığı sorunu ile boğuşan Hindistan, Dünya Bankası’nın su nedeniyle en çok kredi verdiği ülkelerin başında geliyor. Dünya Bankası 1961 yılından bu yana en az 1500 su kredisi vermiş olup, bundan yaklaşık 150 ülke yararlanmış durumda. Bu ülkelerden biri olan Bolivya’da su fiyatlarının %200’ü aşkın artmış olması Dünya Bankası’nın “başarılı” olduğunu gösterir bir veri niteliğinde1.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve DB’nın yapısal uyum programlarını uluslararası sermaye güçlerini hiç incitmeden uygulayan Türkiye’de 2006 yılında İzmit’teki ve 2007 yılında Ankara’daki kuraklık sorununu anımsamadan geçmeyelim. O dönem yaşanan susuzluk sorunun kaynağını küresel ısınma ve kuraklık olarak saptayan dönemin hükümeti, çözümü de su kaynaklarını özelleştirmeye açmakta bulmuştu3.

Çok değil, bir kaç ay önce başkent Ankara’da ciddi bir su kirliliği sorunu yaşanmış, bugünlerde yolsuzluk yaptığı hükümetin birincil temsilcilerinden biri tarafından tescil edilen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek de kentteki su krizini ört bas etmenin bin bir türlü yoluna başvurmuştu. Gökçek, kentteki içme sularının sağlıksızlığına ilişkin toplumu bilgilendiren Ankara Tabip Odası’nı dava açmakla tehdit ederken, Mimarlar Odası Belediye’ye kentteki içme suyu analizlerinin topluma açıklanması yönünde çağrı yapmıştı4,5.

Ciddi bir dinamik ile süren HES karşıtı mücadeleler, başta Akkuyu olmak üzere yapılması planlanan nükleer santrallerin deniz suyuna ve canlılığına vereceği zarara karşı yükselen mücadeleler ve en son Ankara’daki su kirliliğinde yaşandığı üzere temiz su içme/kullanma haklı talebi ile yükselen mücadeleler ciddi anlamda değer verilmeyi, büyütülmeyi, örgütlenmeyi hak ediyor.

Sadece küresel iklim değişiklikleri bağlamına sıkıştırılan değil; daha da fazlasıyla temiz su kaynaklarının önemli bir kısmının emperyalist çatışmalar ve savaşlarda talan edildiği, halkın su kaynaklarının uluslararası şirketlere peşkeş çekildiği tespitlerini de cebimize koyarak ve sermayenin “suyun ticaretinin yapılabilmesi hakkına” karşın bizim anladığımız anlamda doğrudan sınıf perspektifi ile “su hakkı” talebini yükselterek bu mücadeleye omuz vermeli.

HES planlanan Karadeniz köylerinde, Mersin Akkuyu’da, Kaz Dağları’nda, Gezi’de, Yırca’da, Validebağ’da ve en son Tokat’ta ormanlarımıza, yaşam alanlarımıza, derelerimize, suyumuza sahip çıktıkça maviler, yeşiller, sarılar çalınacak çoğumuzu soluksuz bırakan bu dirimsiz griliğe... Öyleyse, “TOMA’ya değil, halka su”, “HES mi HES, Sesini Kes!”, “Susuz nereye kadar, bitti buraya kadar” diyen mücadelelere omuz vermeye!

Kaynaklar

1.     Yılmaz, A. Dünya Bankası ve Su Politikası. Toplum ve Hekim, Ocak-Şubat 2008, cilt 23, sayı 1

2.     Household sanitation and personal hygiene practices are associated with child stunting in ruralIndia: a cross-sectional analysis of surveys

http://bmjopen.bmj.com/content/5/2/e005180.full?sid=5fd105de-baf5-47d1-8fd0-de78653ea5fd

3.     Haspolat, E. Su Özelleştirmelerinin Yöntemi Olarak Yap-İşlet Devret Modeli ve Kamu Özel İşbirlikleri. Toplum ve Hekim, Ocak-Şubat 2008, cilt 23, sayı 1

4.     “Gökçek'in dava tehdidinden korkmuyoruz”

http://ilerihaber.org/gokcekin-dava-tehdidinden-korkmuyoruz/1980/

5.     Mimarlar Odası'ndan Gökçek'e yanıt

http://ilerihaber.org/mimarlar-odasindan-gokceke-yanit/1856/