Şu “Kadınlar”ın yaptığına bir bakın hele!



07-10-2016 07:59


Ali Mert

Önce şu bizim yayınevlerinin yaptıklarına bir bakalım. Kısaca tanıtmaya çalışacağım “Kadınlar” kitabını satın alırken, meğer küçük bir tuzağa düşmüşüm, oradan başlayalım.

Eduardo Galeano’nun yapıtı, bu yılın Şubat ayında Sel’den çıktı. Eh, yeni bir Galeano kitabı çıkınca, “tutkulu okuru” da gitti onu satın aldı. Okuma vakti yeni geldi. Hevesle kitabı açtı, okumaya başladı…

İlk bölüm, bir yerlerden tanıdık geliyor sanki. Neyse, adamın üslubu hep aynı, olur öyle. İkinci bölüm, allah allah, yine tanıdık geliyor… Üç, dört, beş, altı… derken on ikinci bölüm. Bunu doğrudan “Büyüklere Fabllar” kitabına, fil bölümüne koymuştun yahu. Kitabı biraz daha karıştırıp arka sayfalarına bakınca anlaşılıyor durum, bu bir derleme.

Eduardo Galeano’nun daha önce yazdığı tüm kitaplardan “kadınlar”la ilgili bölümler derlenmiş, yeni bir kitap olarak sunulmuş. Eee, bunun duyurulması gerekmez mi? Kitabı alırken, arka kapak yazısının sondan bir önceki cümlesini dikkatlice okuyup, anlamı üzerine düşünseydin, sorun çözülürdü: “Her satırıyla etkileyen, öfkelendiren ve umut veren bir derleme.” Gerçi bir önceki paragrafın ilk cümlesi de yepyeni bir kitap izlenimi yaratmıyor değil: “Eduardo Galeano yeni dünyanın bütün köşelerini dolaşarak, kadınlar şahsında bir insanlık tarihine davet ediyor okuru.” Hayat işte… Her şeyi de bangır gümbür duyuracak değiller ya, okur dediğin daha zeki olmalı. 

Öte yandan, daha önce tüm kitaplarını okuduğun bir yazarın, aynı kitaplarından belli bölümleri başka bir başlık ve bütünlük altında okumak, çok da fena olmuyormuş hani. Hafiften “kandırılsak” da, sonuçları itibarıyla bu öyle çok da kötü bir “kandırılma” durumu değilmiş neticede.

***

Kitaba geçmeden önce, bir kez daha bakalım yayınevlerimize. Zira bu satırları yazarken, sosyal medyadaki bir not çekti dikkatimizi. İki romanını da çok sevdiğimiz, makale ve söyleşilerini ilgiyle takip ettiğimiz, hayata ve edebiyata dair tavrını da hayli takdir ettiğimiz yazar Irmak Zileli’den bir nottu bu.  Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) yeni çıkmış bir Javier Marias romanını okurken yahut karıştırırken, kitabın ilk sayfalarında “yazarın daha önce çıkmış kitapları”nı ve “özgeçmişi”ni duyuran bölümlerin fotoğrafını da koyarak, şu notu düşmüş Zileli:

“Yayınevleri kitabını yayınladıkları bir yazarın başka yayınevleri tarafından basılmış öteki kitaplarını yok sayarak hangi ilkeyi gözetiyor? Öteki kitapları listeye almadığı gibi, özgeçmişte orijinal isimleriyle andığı üç kitap Türkçeye çevrilidiği hâlde belirtmekten imtina ediyor. Türkçe isimleri parantez içinde yazmaktan ve okura bu kitapların Türkçeye çevrildiği bilgisini vermekten kaçınmak neden?

Bunlar hep sevgisizlik işte. Yaptığı işe, okuruna, meslektaşına… dayanışmayı zul saymak, hasetle iş yapmak değilse ne?”

Böyle işte.

“Kadınlar”a geçerken, Marias’ın başyapıtı “Yarınki Yüzün”ü, üç cildiyle birlikte ve Roza Hakmen’in her zamanki gibi mükemmel çevirisiyle tavsiye edelim. YKY’den değil, Metis’ten!

***

Eduardo Galeano’nun “Kadınlar” kitabında anlattıklarına bir baktığımızda ise, eski Yunan ve Roma imparatorluklarından günümüz dünyasının farklı coğrafyalarına uzanan bir genişlikte, belli kadınların tarihte oynadığı unutulmaz rolleri örnekleyen, kadın mücadelesinin, erkek egemenliğinden kurtuluşun ve özgürlüğün farklı kilometre taşlarını “görünür” kılan, her zamanki gibi çarpıcı, kısa, kesik ve akıcı metinlerle karşılaşıyoruz. (Farklı coğrafyalar dedik ama Latin Amerika tabii ki başrolde.)

Galeano’nun tarzı, eskilerde yaptığımız bir benzetme ve sözcük oyunuyla, “aklımızı galeyana getirmeye” hep devam ediyor.  Birkaç örnek vermekle yetinelim sadece.

Önce, bizim “koyu müslümanlarımız” için kısa bir ders olsun, “Sukeyne” başlıklı bölümden bir özet gelsin:

“Bazı müslüman uluslarda, peçe kadınlar için bir hapishane durumunda: Onlarla birlikte dolaşan gezici bir hapishane. Ancak Muhammed’in kadınlarının yüzleri örtülü değildi ve Kuran’da, kadınların ev dışında saçlarını bir örtüyle kapamaları tavsiye edilse de peçe lafı hiç geçmiyor.

(…)

Yüzleri kapatmaya çalışanların en azılı düşmanlarından biri olan, Muhammed’in torununun kızı Sukeyne sadece peçe kullanmaya karşı çıkmakla kalmadı, itirazını yüksek sesle de dile getirdi. Sukeyne beş kez evlendi ve bu beş evliliğinin hiçbirinde kocasına boyun eğmeyi kabul etmedi.”

Latin Amerika’yla, “Beş kadın”la ve beş kadının bir araya gelip 1978 senesinde koskoca bir diktatörü devirebilme gücüyle bitirelim dilerseniz:

“‘Baş düşman hangisi? Askerî diktatörlük mü? Bolivya burjuvazisi mi? Emperyalizm mi? Hayır, yoldaşlar. Size sadece şunu söylemek istiyorum: Bizim baş düşmanımız korkudur. Onu içimizde taşıyoruz.’

Domitilia, Catavi kalay madeninde sadece bunları söyledi ve ardından diğer dört kadın ve yirmi kadar çocukla birlikte başkente geldi. Açlık grevine Noel’de başladılar. Kimse onlara inanmadı. Birçok kişiye bu güzel bir şaka gibi göründü:

‘Beş kadın bu şekilde diktatörlüğü devirecek!’

Papaz Luis Espinal onlara ilk katılan kişi oldu. Kısa sürede tüm Bolivya’da aç kalanların sayısı bin beş yüz kişiye ulaştı. Doğduklarından beri açlığa alışmış olan beş kadın suya tavuk ya da hindi, tuzaysa pirzola diyorlardı ve gülmek onları besliyordu. Bu arada açlık grevi yapanların sayısı giderek artıyor ve yemeyi, çalışmayı bırakan Bolivyalıların sayısı üç bine, on bine, sonra da sayılamaz miktarlara ulaşıyordu ve açlık grevinin başlangıcından yirmi üç gün sonra halk sokakları işgal edecekti ve artık bunun önüne geçmenin imkânı yoktu.

Beş kadın askerî diktatörlüğü devirdi.”

Bu kadar işte!

“Kadınlar”ı edinin, okuyun derim. Hatta, çıtayı biraz daha yükseltir, daha önce okuduysanız bile okumanızı öneririm!..