“Stratejik sabır” ve Orta Doğu



16-04-2015 10:35


Mehmet Karaoğlu

Liderlik konumunu sürdürse de ABD’nin bir süre için uluslararası politika alanında tek başına “üst-belirleyen” konumda olmayacağı, olamayacağı ve olmak niyetinde de olmadığını en açık ifade eden metinlerden biri, Obama tarafından Şubat ayında açıklanan yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesi oldu. Kamuoyuna “stratejik sabır” politikası olarak yansıyan yeni politika, ABD’nin önümüzdeki yıllarda da “tek taraflı” bir çizgi izlemekten çok, daha fazla “çok taraflı” ve “uluslararası hukuku” gözeten bir politika uygulayacağı ve yakın geçmişten daha karmaşık bir diplomatik hat izleyeceğini ifade ediyor.

Obama yönetimi bu metinde ABD egemenlerine kısaca, “bir süre her istediğimizi yapamayacağız ve işler daha karmaşık olacak, ama sabredersek her şeyi yoluna sokacağız” mesajını vermiş oldu.

ABD basınındaki bazı yazarlar, Obama yönetiminin Ortadoğu politikasının bu strateji kapsamında her noktada yine karmaşık bir denge ve pat durumu oluşturmaya ve bunu korumaya dayanacağını ifade ediyor. Bir süredir zaten uygulamaya sokulan bu politika kapsamında dengenin korunması için bir yanda yerel güçlere silah, mühimmat ve askeri eğitim desteği sunulacağı, diğer yanda ise sınırlı düzeyde havadan noktasal operasyonlar yapılması ve/veya yerel çatışmalarda taraflardan birine lojistik destek sağlanması gibi operasyonlar gerçekleştirileceği ifade ediliyor. Ve ABD’nin bütün bunları tek başına değil, mümkün olduğunca geniş bir ittifaklar sistemi aracılığıyla hayata geçireceği belirtiliyor. Bunların her biri Ortadoğu’da yakın geçmişte birden fazla örnekte uygulanmış adımlar.

Kısacası yerel güçlerin çatıştığı ve ABD’nin ise havadan noktasal müdahalelerde bulunarak ve kendisi büyük savaşlara girmeden, kendisine yakın olanlar da dahil olmak üzere, hiçbir yerel aktörün tam egemenlik kurmasına izin vermeyeceği bir döneme girildiği ifade ediliyor.

Strateji belgesinin diplomasi ayağında ise ABD’nin ittifaklar sisteminde kapsamlı bir değişikliğe gideceği açıkça belirtiliyor ve geleneksel olarak düşman şeklinde tarif eden güçlerle ilişki kurmaktan çekinilmeyeceği ifade ediliyor. Bu diplomasinin de en önemli adımları İran ve Küba ile ilişkilerde yaşanan gelişmelerde doğrudan hayata geçmeye başladı.

Bir başka önemli nokta ise geniş bir coğrafyada “devlet altı” (sub-state) aktörlerin öneminin artacağına ve bunlarla ilişkilenmek gerektiğine dair yapılan vurgu... ABD egemen çevrelerinde bir süredir artan bir şekilde kullanılan bu kavram, merkezi ulus devletlerin ekonomik, siyasi ve dış politik nedenlerden ötürü kendi sınırlarının tamamı üzerinde egemenlik kuramadığını ve/veya kurmayı tercih etmediğini, ve bunun sonucunda bu bölgelerde “devlet altı” siyasi odakların/birimlerin artan bir şekilde ortaya çıktığına ve çıkacağına vurgu yapıyor.

Bilindiği gibi günümüzde Libya, Ukrayna, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, Gürcistan ve Afganistan bu tür yapıların ortaya çıktığı ülkeler konumunda. Önümüzdeki yıllarda bu listenin uzama ihtimali de oldukça yüksek. Ortaya çıkan bu devlet-altı yapılar, zaten karmaşık olan bölgede hem emperyalistler hem de bölgesel güçler açısından ittifaklar sisteminin daha da karmaşık hale gelmesine neden olacak. Dolayısıyla uluslararası alanda her bir siyasi odak açısından kimin hangi tarafta, kimin dost ve kimin düşman olduğunu tayin etmenin da zorlaşacağı günler gelecek.

ABD’nin ilan ettiği ve halen uygulamakta olduğu stratejisi de esasen bu karmaşıklığı tespit eden, ancak buna karşı Bush döneminde olduğu gibi “sadeleştirici” ve “taraflaştırıcı” bir tavır almayacağını, aksine bu genel yönelimle uygun davranmaya devam edeceğini belirten bir politika içeriyor.

Belgede yazılanlara karşın önümüzdeki dönemde bunların aynen hayata geçeceğini iddia etmek kuşkusuz mümkün değil; ABD’nin, öngördüğü her politikasını hayata geçirmek gibi bir gücü olmadığını son on yıl açıkça gösterdi. Bununla birlikte son gelişmelerle birlikte ele alındığında, önümüzdeki sürece dair bazı öngörülerde bulunmak mümkün.

Öncelikle bu yeni stratejinin Bush dönemindeki gibi büyük ölçekli kara harekatları öngörmese ve bunun için gerekli bütçelere ihtiyaç duymasa da, öngörülen denge durumunu koruyabilmek için son iki yıla göre daha aktif bir askeri hareketlilik ve yoğun diplomatik faaliyet gerektirdiğini öngörmek zor değil. Belgeye göre ABD’nin 2016 boyunca sık sık noktasal operasyon yapması ve sağlamakta olduğu askeri eğitim programlarını genişletmesi beklenmelidir.

Obama yönetimi tam da bu nedenle Kongreye yolladığı 2016 yılı savunma bütçesinde düşük düzeyde de olsa bir artış talep etti. Kongrede geçtiğimiz ay yapılan oylamada ise Cumhuriyetçilerin çoğunluk oyları sayesinde bütçe Obama yönetiminin ve ABD Genelkurmay Başkanlığının talep ettiğin 534 milyar dolardan daha yüksek bir seviyeye çıkarıldı ve 585 milyar dolarlık bir savunma bütçesi oluşturuldu.

Ekonomik kriz sonucunda 2011 yılında yürürlüğe koyulan “Bütçe Kontrol Yasası” nedeniyle daha fazla artırılamayan savunma bütçesi için, ayrıca kısıtlamaya tabi olmayan bir savaş bütçesi (Overseas Contingency Operations) oluşturulmuştu ve bu bütçe de Obama’nın talep ettiği 50,9 milyar dolardan 96 milyar dolara çıkarıldı.

Bu gelişmelerden bir dizi sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, ABD dış politikası Obama’nın da açıkça ifade etmekten çekinmediği gibi artık “iki partili” (bipartisan) bir şekilde yönetilmektedir ve Cumhuriyetçiler de etkin bir şekilde işin içindedir. Bu anlamda ne Obama güvercindir, ne de Cumhuriyetçiler eski Bush politikasını aynen sürdürme niyetindedir.

Bir başka sonuç, ABD ordusunun 2016 yılında farklı kapsam ve düzeylerdeki askeri hareketliliğini artıracağının kesinleşmiş olması. Bu hareketlilik bizim bölgemizde yine büyük olasılıkla artan hava saldırıları şeklinde gerçekleşecek. Ancak bu operasyonlar geçmişteki gibi belirli bir gücü tamamen ortadan kaldırma veya bir iktidar değişikliği hedefiyle değil, ABD’nin diplomatik ittifaklar ağını geliştirmek ve pat durumunu korumak için kullanılacak. Yani ABD bir yandan görüştüğü ve ilişki geliştirdiği bir gücü aynı zamanda vurabilecektir de...

Bu gelişmelerin Türkiye üzerinde de etkili olacağını öngörebiliriz. En ilginç nokta ise dış politika ile iç politika alanları arasındaki zıtlığın ne kadar çarpıcı düzeylere ulaştığıdır. Türkiye’deki kutuplaşmış ve taraflaşmış siyasi alanın aksine, dış politikada tam tersi bir yönelim bulunmaktadır ve yukarıda belirttiğim gibi bunun daha da artması beklenmelidir. Ancak önümüzdeki yıllarda dış politikadaki bu çok parçalı, karmaşık ve çok yönlü yönelimin, iç politikaya yansıması ve mevcut kutuplaşmış yapının dönüşmesi de ihtimal dahilindedir.