Sosyoloji ve koltuk takımı



15-01-2019 08:04


Metin Çulhaoğlu

Önce Marcellus’a kulak verelim: “Danimarka devletinde bir şeyler çürümüş durumda” (Shakespeare, Hamlet) ve üzerine Oktay Akbal’ın öykü kitabının adını koyalım:  “Önce Ekmekler Bozuldu”… 

“Çürüme” ve “bozulma” ağır sözcükler; bu sözcüklerin gelişigüzel, örneğin Türkiye’deki üniversitelerin sosyoloji bölümleri için kullanılması haksız ve yakışıksız kaçar. Ancak, ortada bir sorun olduğunu da inkâr edemeyiz: YÖK üniversitelerinin genel durumu bir yana, sosyoloji bölümleri sanki özel olarak “sorunlu” gibidir; sanki birileri bu bölümlere 16 yıldır “hadi, AKP’yi dolaylı yoldan da olsa destekleyecek bir şeyler üretin” demektedir… 

Okur, konunun Nükhet Sirman’ın son söyleşisine geleceğini herhalde anlamıştır.  

***

Nükhet Sirman Duvar’da İrfan Aktan’la yaptığı söyleşinin bir yerinde şöyle diyor: 

“Çünkü Cumhuriyet rejimi, bireyin sadece ve sadece kendisine tâbi olmasını istiyor. Akraba evliliği, aile cemaatinin genişleyip büyümesi sonucunu da getiriyor. Oysa Cumhuriyet, daha kolay kontrol edebileceği çekirdek aile istiyor. Cumhuriyet, bireyle kendisi arasındaki bütün ara mekanizmaları yok etmeye odaklanıyor. Tekke ve zaviyelerin bile din karşıtlığından ziyade, bu nedenle kapatıldığını söyleyebilirim. Çünkü tekke ve zaviyeler, geniş aileler, kabileler, aşiretler, cemaatler cumhuriyetle birey arasında birer bent oluşturuyordu.” (Duvar, 12 Ocak 2018).

Nükhet Hoca’nın bu sözlerle akraba evliliklerini, geniş aileyi, tekke ve zaviyeleri, aşiretleri, cemaatleri “savunduğunu” iddia edecek değiliz elbette. Ama söyledikleri gene de sorunludur ve bize göre bu sorunun temelinde, saptamalarını belirli bir tarihselliğe ve tarihsel çerçeveye oturtmaması yatmaktadır. Böyle olunca da Sirman, Türkiye için söylediklerinin özünün aslında Türkiye’ye özgü olmayıp dünya-tarihsel bir sürece denk düştüğünü es geçmektedir. 

Evet, çok açıktır: Kapitalizmin gelişmesi ve gecikmiş olanları dâhil burjuva devrimler, dünyanın her yerinde insanı bu üretim tarzının gereklerine ters düşen geleneksel bağlarından koparmaya yönelmiştir. Türkiye’dekinin gecikmiş ve “tepeden” olması, tarihsel zorunluluğun özünü değiştirmez,  Cumhuriyet’i kendine özgü bir vaka haline getirmez. Üstelik insanın geleneksel bağlarından kurtulması, bu “kurtuluş” emek piyasasının işine yarayacak olsa bile tarihsel bir ilerlemedir.  

Daha sonrası başka bir sürecin başlangıcıdır ve bu başka süreç devreye girerken burjuva devrimin “ideal düzen” kurgularının ya da sosyalizmin huzuruna çıkıp “benden buraya kadar; yarattığım birey ve yurttaş emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” demesi de beklenmemelidir. 

Dahası, burjuva devrimler, “refah devleti” ya da “sosyal devlet” adına yapılanlar ve adına “modernleşme” denilen süreç, sadece “devlet” denilen bir öznenin kurguları ve/ya da egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşen olaylar değildir. Bunlarla birlikte, insanlığın daha iyi bir dünyaya ve yaşama olan özlemlerinin, en önemlisi sınıf mücadelelerinin karma sonucudur. 

Böyle değilse, örneğin ABD’deki İç Savaşı (1861-1865) “Kuzeyde gelişen sanayi kapitalizminin emek gücü ihtiyacı nedeniyle Güney’deki köleliğe son verme” kararlılığına bağlayalım ve “kölelik sona erdi, ama…” diye burun kıvıralım. 

Böyle değilse, örneğin Türkiye’de sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi girişimini (1960’ların başı) ülkedeki sermaye sınıfının emeğin maliyetini düşürme ve kendine satın alma gücü olan bir iç pazar yaratma niyetlerine bağlayıp gerisine boş verelim… 

Sonra, Nükhet Hoca’nın “çekirdek aile” konusunda söyledikleri de sorunludur: Çünkü ortada şu ya da bu siyasal iktidarın özel politikalarını aşan nesnel demografik süreçler vardır. Geniş aileden çekirdek aileye geçiş, “yukarıdan” politikaların ötesinde evrensel bir süreçtir. Boşanmaların artması, bu arada Türkiye dâhil pek çok ülkede “tek ebeveynli aile” tipinin giderek yaygınlaşması da öyledir. 

Neyse…

***

Türkiye’de olsun başka ülkelerde olsun “akademik sosyoloji”, yerleştirilecek herhangi bir ev olmadan ya da bunu hiç düşünmeden “mükemmel bir koltuk takımı” yapmaya hevesli mobilyacı gibidir. Mobilyacı elbette “mükemmel” koltuk takımını kimin nasıl bir evde kullanacağıyla ilgilenmez.

Sosyolog da “tespit ve bulgularının” kimler tarafından nasıl kullanılacağını dert etmek durumunda değildir. Ama gene de o koltuk takımının belirli bir tarihsel çerçeveye oturtulması, başka her şey bir yana, bilim adına bir zorunluluktur.

Bu zorunluluk, sosyoloji alanındaki tüm akademisyenler için geçerli olmalıdır. 

Son söyleyeceklerimizin ise Nükhet Hoca’yla ilgisi yok:

Modernliğin nimetlerinden yararlanan, geniş aileye tahammül edemeyecek olan, tekke ve zaviyelerin yanından geçmesi beklenmeyen ya da kızını amcasının oğluyla evlendirmeyi hiç düşünmeyen insanların “ama öylelerini de anlamak lazım” demesi, “empatiden” çok “öylelerinden” ayrı olmanın verdiği kibirle ilgilidir.