Sosyalizm: Kırk kere söyleyince olur mu?



25-03-2020 01:17


Onur Emre

Tartışmaya açık ve kendi çelişkisiyle malul iddia şu: Tüm toplumsal sistemler içinde sağkalım güdüsü en güçlü olan evrensel yapı kapitalizmdir.

Bu iddiamız, kapitalizme ilişik olan bir çelişkiyi de barındırıyor. Doğası gereği sömürü, eşitsizlik ve egemen olan sınıfın (burjuvazinin) çıkarlarına daha fazla (ve her seferinde çok daha fazla) uyumlu olan kapitalist sistem; yine tüm bu özellikleri dolayısıyla sonu gelmeyen sistemik krizlere yol açmakta ve bu krizler kapitalizmin sonunu getirmeye uygun koşulları sunmaktadır. Ancak yine buna karşın; kapitalist sistemin yapısı, tüm kriz evrelerini öncelikle sistemin sahibi olan sınıfın çıkarlarını önceleyerek aşmaya uygun oluşturulmuştur. Kapitalizmin sağkalım (devamlılığı sağlama) güdüsü, -kendi sonunu getirme olasılığını gördüğü halde- baskın yönelim olarak her tarihsel aşamada söz konusudur.

Karşıt bir model gibi değerlendirilebilir fakat, örneğin, 1929 yılında başlayan büyük ekonomik buhran sırasında sistemin aldığı tedbirler dahi, (sosyal devleti güçlendiren ve emekçiler yararına alınmış gibi görünen) esasında sosyalist sisteme karşı hayatta kalmanın başka bir yolu olmadığını gören kapitalistlerin, yapıyı ayakta tutma çabasıdır.

Kapitalist düzen mekanizmalarının her koşulda burjuvazinin çıkarlarını öncelediği saptaması bir yanılsama değil. Öyle olsaydı, tüm insanlık tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak değerlendirilen Korona salgını sırasında, burjuvazi ilk önce nakit para elde etmeye yönelmez, ihtiyaç olan ürünlere marketlerde zam yapılmaz, sermayenin çıkarlarını koruyan ekonomi paketleri açıklanmaz, işçiler işten atılmaz ve örneğin en fazla gereksinim duyulan maskeler stoklanarak en çok para verene satılmazdı.

Öyleyse, büyük kalabalıkların yaşadığı derin acı, korku ve endişe duygusunu kullanan ayrıcalıklı azınlığın zenginleşmeye çalışmasını salt insanlıkla, vicdan yoksunluğuyla, adaletsizlikle değil, bir bütün olarak sistemin hayatta kalma saikiyle açıklayabilirsiniz.

***

İçinden geçtiğimiz günler, kapitalizmin sağkalım sınavını en çıplak (ikirciksiz) biçimde karşımıza çıkarıyor. Sistemin sahipleri, kapitalizmi kurtarmak için virüs bulaşan insanların bir kısmını da kurtarmak zorunda olduklarını fark ettiler. Şirketlerin batmaması, talep daralmasının durdurulması, toplumun siyasal anlayışının köklü biçimde değişmemesi için kararlar almak zorundalar.

Gelgelelim burada yine o mahut çelişki karşımıza çıkıyor ve güncel bir soruya yanıt vermemiz gerekiyor: İnsanların yoksullaşması, acı çekmesi ve kitleler halinde ölmesi pahasına burjuvaziyi kayırma çabası sistemin sonunu kendiliğinden getirir mi? Avrupalı işgalcilerin, önce topraklarını elinden alıp, sonra öldürüp en sonunda da isimlerini şehirlere verdiği Kızılderili şeflerinden birinin söylediği gibi, “beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu” anladı mı?

Ne yazık ki hayır! Biz bu sistem için doğal bir ölümü değil cinayeti öngörüyoruz...

Ancak şunu söyleyebiliriz. Neoliberal kapitalist sistemin artık ilerleyemediği, krizlerini aşma yetisini kaybettiği ve bu düzenin sonuna geldiğimiz fikri yeni değil. Daha adil bir gelir dağılımı, sosyal hakların geri verilmesi, toplumcu sağlık anlayışı, ekosistemin korunması gibi talepler ve duyarlılıklar Korona salgınından önce, geçtiğimiz birkaç yılda kapitalist sistemi alabildiğine sorgulatacak düzeyde gündeme geldi.

Sermayenin kendi varlığını yeniden (ve yeniden) üretirken; sosyal, kültürel ve ekolojik faktörleri de değiştirdiğini, eşitsizliği, şiddeti, ırkçılığı planlı biçimde büyüttüğünü, doğada tahribata, yeni hastalıklara ve yıkımlara yol açtığını ayyuka çıkmış veri olarak kabul edebiliriz. Dolayısıyla yeryüzünün herhangi bir noktasında ortaya çıkan bir felaketin de o ya da bu ölçüde sistem tarafından üretildiğinin yoksul kitleler tarafından fark edildiğini, 2019 yılındaki büyük halk isyanlarıyla gördük.

Gel gör ki, kapitalist düzeni ayakta tutmaya çalışan iktidar sahipleri, yoksulların öfkesini, taleplerini ve daha adil bir sistem beklentisini dikkate almak yerine, krizleri yeni kâr alanları yaratmak ve toplum üzerindeki baskıyı artırmak için kullanıyor. Kapitalizmin yıkılmaya muhtaç olduğunun söylendiği sırada otoriterleşmeyi yükselten burjuva iktidarlar, süreci nereye evriltmeye çalıştıklarına dair de önemli emareler sunuyor.

Örneğin, Korona salgınını fırsata dönüştüren ABD, bir korunma yöntemi olarak değil, uzun süredir gündeminde olan katı sınır kontrollerini kalıcılaştırmaya, İsrail, Singapur, Çin gibi ülkeler insanların hareketlerini dijital olarak kontrol etmeye dönük adımlar atıyor. Göçmen düşmanlığıyla bilinen Macaristan devlet başkanı göçmenler ve Koronavirüs arasında “açık bir bağlantı” olduğunu söylüyor. Irak, Şili, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde zenginlerin başına büyük bela olan eylemler yasaklanıyor. Ürdün monarşisi tüm basılı haber kaynaklarını kapatıyor. Mısır hükümeti verilerini sorgulayan Guardian muhabirinin basın kartını iptal ediyor. İsrail yöneticileri Filistinlilerin cep telefonu verilerini incelemek için karar alıyor. Hindistan'da Hindu milliyetçiler salgını gerekçe yaparak Müslüman eylemcileri “intihar görevi üstlenmiş teröristler” olarak ilan ediyor. Türkiye'deki İslamcı rejim ilk önce barların, kafelerin, kütüphanelerin, tiyatroların kapatılması için emir veriyor.

Bu saldırganlık ve baskı yöntemleri o kadar bariz ki, Birleşmiş Milletler uzmanları bile yaptıkları açıklamayla, acil durum önlemlerinin hükümetler tarafından siyasi amaçlar için kullanıldığını söylüyor.

Tüm insanlığın acı çektiği ve bu acılardan sistemi sorumlu tutmaya meyyal olduğu bir evrede, kendilerini korumak için her türlü tedbire sahip olduğunu düşünen zengin azınlık yeni tür bir despotizmin yükselmesine, demokrasiyi yok ederek otoriterizmi pekiştirmeye öncülük ediyor. Dünyadaki dengeleri yeniden belirleyecek etkide olan bir salgın, kapitalist sistemin cılız oto kontrol mekanizmalarını da ortadan kaldırıyor. Öyleyse bu koşullarda sosyalizme olan özlemimizi ve bu eşitlikçi sistemin yaratacağı avantajları sınırlı bir propagandayla anlatmaktan daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuzu düşünmeliyiz. Kim bilir belki keskin bir kavgaya gireceğimizi bilerek radikal hazırlıklar içinde olmamız gerekiyordur...

***

Şimdi soruya tekrar dönelim. Peki tüm bu yaşananlar ve belirginlik (hüveyda) kapitalizmin sonunu getiriyor mu? Bu beklentinin bilinçli, örgütlü bir müdahale ve alternatif bir programla mümkün olabileceği gerçeği bizim için çok açık. İçinden geçtiğimiz döneme, hem 2019 yılındaki isyanlara hem de Korona günlerine bakalım. Ayaklanan kitlelerin söylemleri, yoksulluğa isyan etmek, adaletsizlik ve eşitsizliğe tepki, parasız sağlık hizmeti veya iş güvencesi talebi... Tüm bunlar yeni bir düzene çağrı yapan, sosyalist propagandaya olanak sunan ve sosyalizm mücadelesini güçlendirecek koşulları yaratıyor. Fakat sosyalizm birçok defa dile getirildiğinde galebe çalacak bir uhde değil. Söz konusu olanaklı koşulların somut karşılık bulabilmesi için, alternatif bir iktidar programına sahip, organize olmuş ve kitleleri bilinçlendirecek stratejileri hayata geçirebilen örgütlenmeler gerekiyor. Bu açıdan henüz yetersiz olduğumuzu biliyoruz. Sosyalist hareketimiz için günümüzün en önemli ihtiyaç ve görevinin bu siyasal-örgütsel gövdeyi oluşturmak olduğunu kabul etmek zorundayız.

Öte tarafta, anti-kapitalist ya da daha doğru bir ifadeyle; çoğunlukla sistemin eşitsizliğine, çürümenin yarattığı sonuçlara karşı olan kimi hareketlenmeler de var şüphesiz. Düzen içi ama nefes aldıracak, kapitalizmi onarma vizyonuyla ama bugünden daha demokratik bir yaşamı müjdeleyen söylemler de gündeme geliyor ve mutlaka karşılık da bulacaktır. Buna bugüne uyarlanmış bir sosyal demokrasi arayışı da denebilir. Örneğin, daha gelişkin ve ileri bir örnek olarak kabul edebileceğimiz, ABD'deki “demokratik sosyalizm” olarak adlandırılan siyasal hareket dünyanın başka ülkelerinde de kendi özgüllüğüyle karşılık bulabilir.

Türkiye'de bir süredir tartışılan “demokrasi ittifakı” modellemesi var. Şimdiki verilerle “demokratik sosyalizm” örgütlemesinden daha geri bir noktadan tanımlanmaya çalışılan “demokrasi ittifakı” söylemi, AKP'nin gidiş sürecine ve rejimin otoriterliğine bir alternatif olarak formüle edilmeye çalışılıyor.

Bunların hepsinin kapitalizmin despotik yönelimlerini tümüyle ortadan kaldırmak konusunda yetersiz olacağını ve mesela Türkiye örneğinde AKP'nin gidişi sonrasında düzenin kendini yenileme çabasının dayanak noktasına dönüşeceğini iddia edebiliriz.

Bizim önerimiz “devrimci tarihsel blok” inşası için harekete geçmek ve AKP'ye alternatif iktidar aygıtlarını yaratmak için siyaset alanında ve yaşamda etkin örgütlenmelerin oluşmasına öncülük etmektir.

Şimdilik burada bırakıyoruz. Bu defa araya çok zaman koymadan, bir sonraki yazıda “AKP'nin çöküşü ve devrimci tarihsel blok” konusunu ele almaya çalışacağız.