Sosyalist duruşta beddualı sağlamlık



15-09-2017 23:48


Metin Çulhaoğlu

Yakınlarda, Nuray Mert’in gazetesiyle ilişkisinin kesilmesi, sonra Şerif Mardin’in ölümü üzerine söylenenler bir soruyu gündeme getiriyor: Akademiyle ilişkili olup “liberal” diye bilinen insanların gerçek etkisi nedir, ne kadardır?

“Etki alanı” olarak akla üç düzlem geliyor: Geniş halk kesimleri, düzen içi siyaset ve ülkedeki genel entelektüel ortam…

İlkini peşinen dışarda bırakabiliriz. Dünyada ve Türkiye’de, Marksisti, liberali dâhil, akademik çalışmalarıyla geniş halk kesimleri üzerinde etkili olmuş herhangi bir isimden söz etmek mümkün görünmüyor.

Doğası gereği böyledir, değişmesi de beklenmemelidir.

***

İkinci düzleme, “düzen içi siyaset” demiştik.

Türkiye için söyleyebileceğimiz şu: 20. yüzyıl başından günümüze, liberal olanı dâhil akademi kaynaklı herhangi bir düşüncenin düzen siyaseti üzerindeki etkisi asgari ya da ikincil düzeyde kalmıştır.

Nedeni basittir: Bir düşünce ufku, belirli bir tarih anlayışı ve gelecek vizyonu, egemen sınıfın tekil bireylerinde ve kimi özel örgütlenmelerinde olabilir, ancak sınıfın bütününde olamaz. Düzen siyaseti, sınıf mücadelelerinin geldiği uğraktaki ihtiyaçlara göre şekillenir. Bu anlamda hep pragmatisttir. Akademi kaynaklı ya da akademik nitelikteki düşünceler ise üretildikleri yerlerde öylece durur ya da zaten şekillenmiş olan düzen siyasetine eklenip bir “güzellik örtüsü” olarak ona eşlik eder.

Gerilerden iz sürersek, Yusuf Akçura ile Ziya Gökalp’i ve 30’ların Kadro çevresini böyle değerlendirmek mümkündür. 1974 yılında kurulan CHP-MSP koalisyonunu “böylece tarihsel bir yanılgıyı da gidermiş oluyoruz” diyerek savunan Ecevit’te İdris Küçükömer etkisi bulabiliriz. Ne var ki tarihsel yanılgının ancak 10 ay “giderilmiş” kalabilmesi, bu etkinin fazlasıyla uçucu olduğuna işaret etmektedir. 

Devam edersek, liberal düşünce bir yana, en etkili olanı Aydınlar Ocağı ve “Türk-İslam sentezi”dir. Ancak o bile bir ön belirleyen olmaktan çok siyasetin ihtiyaçlarına göre esnetilebilen, ne zaman kullanılacağına duruma göre karar verilen unsur olabilmiştir.

Sonuç: Genel olarak akademi kaynaklı düşüncenin, özel olarak da liberal akımın egemen siyasetin akışındaki rolü hep “epifenomenal” (başka bir yerden kaynaklanıp ona eşlik eden) kalmıştır. Dolayısıyla, Şerif Mardin’e ve benzer konumda yer alan başkalarına “Türkiye’nin bu hale gelmesinde” ön planda roller biçilmesi doğru olmayacaktır.

***

Üçüncü düzlem: Marksist düşünce birikimi dâhil ülkedeki genel entelektüel ortam…

İşte, bu düzleme gelindiğinde farklı şeyler söylemek mümkündür.

Daha dar bir çevre söz konusu olduğundan etki dolaşım hızı yüksektir; yerinden oynatılan bir taş toprak kaymalarına yol açabilir; tekil vakalar sonuçta bir “bulaşıcı hastalıklar epidemiyolojisini” gündeme getirebilir.

Parantez: Ellen Meiksins Wood’un ölümünün ardından onunla ilgili anılarını paylaşan Alex Callinicos, Wood’un Althusser’i “post-Marksizm çöküşünün ana kaynağı”, “post-Marksizmin kapılarını açan kişi” olarak gördüğünü aktarır (Socialist Review, Şubat 2016, http://socialistreview.org.uk/410/marxism-loses-passionate-champion).

Parantezi açmamızın nedeni şu:  Wood’un saptaması batıdaki Marksist çevreler için geçerlilik taşıyabilir; Althusser o çevrelerde gerçekten böyle bir etki yaratmış olabilir. Ancak, Türkiye’deki Marksist birikim söz konusu olduğunda bu alanda “bozucu” etkenler olarak belirli isimlere ve akımlara işaret ederken aradaki önemli bir farka dikkat edilmelidir.

Althusser’in “bozuculuğu”, oluşmuş bütünlüklü bir yapının ikame (yerine geçme) yoluyla tahribi sayılabilir. Bizdeki liberal düşüncenin bozuculuğu ise var olan bütünlüklü düşünce yapılarına topyekûn taarruzdan çok kavramsal ikamelerle gerçekleşmiştir.

Kapitalist gelişmeyi sadece “modernleşme” olarak görme, egemenlik ilişkilerini “elitlerle” açıklama, sınıfsal konumları “statü” bağlamında değerlendirme, sınıfsal farklılıklara “katmanlaşma” deme, üstyapı kurumlarına “rasyonalizasyon”, sınıflar arası geçişlere ise “mobilite” merceğinden bakma, AKP’nin yükselişiyle Weber’in kapitalizmin gelişmesinde özel bir rol biçtiği “Protestan etik” arasında paralellikler kurma, verilebilecek örnekler arasındadır.

Yazı uzadı, şöyle bitirelim: Kendini bu tür ikamelere ve benzeştirme denemelerine karşı en başta kavramsal düzlemde yeterince tahkim edememiş bir Marksist birikimin, “işte, hep bunlar yaptı” türü şikâyetlere hakkı olmaması gerekir. 

Gerektiğinde en sert biçimde eleştirelim. Ama bunu E.P. Thompson’un Althusser’e yaptığı gibi yapalım, insanların arkasından neredeyse beddua okuyarak değil…