Son kavşağa doğru…

Yerli, milli, 400-500 milletvekili isteyen bir RTE-AKP iktidarının 1 Kasım seçimleri sonunda yüzleşeceği gerçeklik, kamuoyu yoklamalarına göre koalisyonun birinci partisi olma konumudur. Aynı anketler, 7 Haziran seçimlerinde, AKP’ye oy atan yüzde kırk bandındaki seçmen desteğinde, fazlaca bir değişiklik olmadığını da göstermektedir. Patlatılan başka bombalar olmaz ve yeni bir kaotik durum üretilmezse, sandıktan 260 civarında çıkacak vekil sandalyesi mecliste AKP’yi beklemektedir.

AKP’ye oy atmayan seçmen kitlesi yüzde altmış civarındadır. Bu ahali, kendi kendine hop oturup, hop kalkmaktadır. Onlara göre bu yüzde kırklık millet, bir aymazlıkta yüzmekte, gaflet ve delalet uykusunda yatmaktadır. Yüzde altmışlık kesim ise Namık Kemal’in, “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?” sorusuna yanıt bulamamanın ıstırabını yaşamaktadır.

Öyleyse ilk irdeleme buna dair yapılabilir:

Zannedilmektedir ki, her kaotik bomba patlaması ve kitlelerin yeni bir katliamla kırılması, AKP seçmeninde de empatik bir vicdan sorunu yaratacaktır. Böylece bu kitlede bir usanç oluşacaktır. Yeter artık diyen AKP seçmeninin oylarında ricat gerçekleşecek ve böylece AKP birinci parti olmaktan alaşağı edilecektir.

Olsa ne güzeldir. Ne ki kazın ayağı hiç de öyle değildir. Hissedilen, tam bir ham hayaldir…

AKP seçmeni, tavrından milim şaşmayacak denli pekişmiş bulunmaktadır. İktidarın hegemonya araçlarından birisi olan mağdur edebiyatı, iyi maya tutmuşken, RTE ve şakirtlerinin sözlü propagandası, “öteki” gördüklerine her gün kara çalmaktadır. Ak troller ve majestelerinin basını da her cins yataklıkta kusur etmemektedir. Toplum her gün yeni bir icatla, örneğin son günlerde “Beyaz Toroslarla” tehdit edilmektedir. Yani AKP seçmenin gözünde, AKP-RTE ikilisinin tüm yapıp ettikleri kendine bir cins meşruiyet bulmaktadır…

Öyleyse, bu yüzde kırk bandının sosyo-politik tutumuna yas tutmak yerine, herkes işine bakmalıdır…

Yüzde altmış seçmen bloğunun siyasi eğilimleri, kabaca sol, Kemalist ve milliyetçi diye sınıflandırılabilir. İdeolojik bir tanımlama dışında, Kürt siyaseti de, bu sınıflandırma içine sosyolojik bir gerçeklik olarak konması gereken diğer büyük ölçektir. Bu eğilimler kendi aralarında önemli bir geçirgenlik de göstermektedir. Örneğin CHP seçmeni, kendisini katıksız Kemalist sayabildiği gibi sosyalistlikten, milliyetçiliğe bir renk spektrumu da gösterebilmektedir. Milliyetçi seçmen deyince akla önemle MHP tabanı gelmektedir. Muhalif oy tabanı içinde hem siyasi duruş ve hem de eğilim olarak AKP’yle en hem hal olan kitle, burada toplanmış vaziyettedir. Sol içinde çeşitlilik zengindir. Bu kitlenin en önemli özelliği, siyasi konumlanış bakımından birbirini bir türlü beğenememesidir. Kuşkusuz bu beğenememe ifadesi de sadece bir ironidir…

Lafı dolandırmadan şu hususun altı çizilmelidir: Bu yüzde altmışlık halk sınıfları kitlesi, aynı zamanda Birleşik Haziran Hareketinin de belkemiğini oluşturmaktadır.

Yani ve bu saptamaya göre, toplumun yarısından belki biraz çoğunu oluşturan muhaliflerin, bu Türkiye manzarasında nasıl konumlandıkları meselesi de, ikinci irdeleme noktasını oluşturmaktadır.

Sol muhalefet cenahı, toplumsal kabulü küçük ve fakat söyledikleri ve eyledikleriyle çetin ceviz sayılacak birden çok sol-sosyalizan bölükten oluşmaktadır. Bu kesimin bir kısmı, aynı zamanda Haziran Hareketinin yürütmesinde de oturmaktadır. Kıblesini neredeyse AKP kerterizine yakın durmaya ayarlayan bir Vatan Partisi yönetiminin eğilimlerini saymazsak, Komünistlerin bir kesimini temsil eden KP, Haziran Hareketinin dışında ve bağımsız durmaktadır.

Haziran Hareketine karşı belki de en ağır eleştiri bu farklı duruş ve siyasi tavırlardan doğmaktadır. BHH, Kürt siyasetinin peşine takılmış olmak ve kuyrukçulukla suçlanmaktadır…

Sınıfa dair laflar çokça edilmekle beraber, sınıfın nerde olduğuna dair çözüm ile sınıf öncülüğünde nasıl bir siyaset bir konusu yeterince berraklığa kavuşmuş gibi görünmemektedir. Yukarıda işaret ettiğimizi bir defa daha yineliyim! Kuşkusuz sol-sosyalizan cenah içinde, toplumsal karşılığından bağımsız ve niyet olarak çelik çekirdek ve pek çok öncü müfreze bulunmaktadır. Ne ki, kiminle, nasıl ve ne yapılacağı konusunda anlaşmazlığın boyutunda bir sona gelme değil, sürekli başa dönme de gözlenmektedir.

Kürt siyaseti bütünlüklü tek bir parça değil, her renkten bir bloklar manzarasını sergilemektedir. Kimileri için siyaseten ve söylem olarak içe sindirilemeyecek bir eylemlilik alanı da bugün Kürt siyaseti ile beraber anılabilmektedir. Bunların hepsi doğrudur dendiğinde, başka bir doğru da Kürt siyasetinin bir varlık olarak diri ve hakiki olduğunu öne koymaktadır. Zira düne kadar RTE’nin meşru taraf olarak gördüğü ve oturup görüştüğü bir süreci bu memleket yaşamıştır. Öyleyse şimdi ve bu Kürt siyaseti ile olan ilişkiler meselesinde düne göre değişen bir şey olmadığına göre, bundan böyle ne yapılacaktır? Haziran Hareketinin, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri itibariyle konumlanışında, iktidar bloğuna karşı ne yapılacağı meselesinde bir sadeleşme öngörülmüş ve bunun ete, kemiğe bürünmesi yolunda adımlar atılmıştır. Yoksa çeşitli siyasal veçhelerle bezeli bir kuyrukçuluk falan yapıldığı yoktur… Kürt siyasetinin bu günkü içeriğiyle ilgili ne olup, ne olmadıklarına dair, kafalarda herkese atfedilebilecek bir bulanıklık da bulunduğu söz konusu değildir…

Haziranda sokakta olan, gaza, toza, kolluk güçlerinin copuna direnen, Haziran günlerinden bu yana, kendi içlerinden katledilmiş can sayısı yüzleri aşan bir halk sınıfları direnişi, yarınki devrimci Türkiye’nin de öncüsü olduğunu çoktan kendine ve dosta, düşmana kanıtlamıştır.

Seçimlerde, şapkadan tavşan çıkartılmayacaktır. İyi ihtimalle ve artık içe ne kadar sinerse, ufukta AKP ile yüzde altmışlık cenahın, hükümet etmede bir koalisyon ihtimali bulunmaktadır. İster Kürt partisine ve isterse CHP’ye oy verecek seçmenler, partileri ve AKP ile yapılacak koalisyondan bir devrim çıkmayacağına da adları kadar emindir. Ne ki, Haziran Halkı, padişahlığın sultasını bozacak, hesap sormanın bir vadede yolunu açacak ve burada ben de varım diyebileceği seçimden başka bir siyaseti, şimdilik kendi önüne koyamamıştır. Yoksa birileri devrim yapacaktı da, halk onun elini falan tutmaya kalkışmamıştır.

Bu başlık altından yapılan bir başka eleştiri de, meselenin bir restorasyona denk düşüp düşmeyeceğidir. Restorasyon, var olan eskinin makyajlanıp yenileştirilmesiyse, eski denilen Türkiye ve siyaset hattından geriye bir yığın fay kırığından başka fazla bir şey kalmamıştır.

RTE, geçen seçimlerde de ulaşamadığı başkanlığın ucunu, bu sefer de elden bırakmamaktadır. Fiilen tek adamlığını ilan edeli hayli olmuştur. Anayasal darbe olduğu yazılıp, çizilmesine karşın, hukukun askıya çıkarıldığı bir evrede, RTE’nin bu sivil darbe ve yeni vesayetine bir çare de bulunamadığından, bir kuşku yoktur. Bu örnek bile, eskinin Türkiye’si manzarasından çok uzakta olunduğunu göstermektedir. Bu görüntünün neresi ve nasıl restore edilecektir? Sermaye sınıfı iktidarı alaşağı edilmediği müddetçe, esasen özelde restore edilecek yeni bir şey de ortada yoktur. Ne ki bu iktidarın temellerine küçük bir taş koyacak ve statik hesapları bozacak her hamle, Türkiye devriminin hesabına kayda düşülecektir. Bu seçimin en geniş niyeti, belki de bu dar kapsam üzerinden okunabilir. Ve ayrıca bu lafın da, aşamalı devrim niyetine sulandırılması falan da gerekmemektedir…

Toparlayacak olursak; bu memlekette halkın kendi kurtuluşuna dair bir siyasal dönüşüm ve devrim olacaksa, bu, sınıfın kendini, kendi ayakları üzerinde ayağa kaldırdığı anda ve ahalinin Türk’tü, Kürt’tü ayırımına bakmadan elde olan bu insan malzemesiyle yapılacağını hem bilmek ve hem de bir kenara yazmamız gerekmektedir.

Ahalinin, ilerlemenin önündeki her engeli kaldırdığı bir süreci ne yapıp edip başlatmalıyız. Bunun için de en ufak tefek gibi görünen işlerin ve alanların içinde bile örgütlü ve olmaz ise dayanışma içinde olmalıyız. Bilinçlenip, siyasallaşmayı belirsiz zamanların steril alanlarına bırakmadan, hayatın kendi içinde kendi deneyimimiz olarak beraber yaratmalıyız…

Sözün kısası dostlar, bu seçimlerde de yine CHP’liler, “elim kırılsaydı” deyip, CHP’ye oy vermeye devam edecekler. Kürtlerin önemli bir bölümü hem Türkiye partisi olmaya soyunmuş HDP’ye destek atacak ve hem de PKK’yı terör örgütü görmeyecekler. Amerika ve Avrupa, sermayenin patronajını hiç elden bırakmadan, hem liberal solun ve ez cümle tüm siyasetlerin biraz içerisinde veya biraz kenarında durarak kontrol etmeye çabalayacak ve bütün bu şeraitten daha elim ve vahim olmamak üzere, Türkiye’nin devrimcileri, Türkiye devrimini bu halk almaşığından ve siyaset bulaşığından aydınlığa çıkaracak. Yani bunun yollarını, hayatın her alanında ve içinde bir biçimde deneyerek ve uğraşarak keşfetmeye devam edecek…

İşte, 1 Kasım seçimlerinin kendisine yüklenen anlam bununla sınırlıdır ve bundan dolayı da burun kıvrılamayacak kadar önemlidir…    

[email protected]