Solun halk ile imtihanı ve Kürtler...



21-06-2015 08:51


Ercan Gündoğan

Halk kavramının tarihini bir tarafa bırakarak yazalım. Eski Roma’da ne anlama geldiğini, modern dönemde nasıl kullanılmaya başlandığını da. “Popülist” sol ve sağ akımlar, hareketler için nasıl görüldüğünü, politik olarak nasıl kullanıldığını da. Sadece şu saptamalarla başlayalım: Halk genel anlamda, tüm yönetilenler için, bazan yoksul yurttaşlar için, bazen de, Lenin’in kullandığı anlamda, işçi ve köylü olanların toplamını ifade etmek için kullanılmıştır. Türkiye sağcılarıncada kullanılan anlamı, “millet”tir. Bu yazıyı okuyanın da belki farklı bir “halk” kullanımı vardır. Bu kavramın içine sınıfsal anlamda “orta-sınıf” da girer.

Sınıfsal dile çevirirsek, halk denilen kavram, işçileri, köylüleri, her türden küçük burjuva kesimleri kapsar.

Türkiye’de 1960’ların sonundan itibaren kurulan iki parti, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ile Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu idi. İkisinin adında Türkiye ve sonra “Halk” kavramları bulunuyordu. Türk değil, Türkiye deniliyordu. Halk derken de, Lenin’in kullandığı anlamda, Türkiye’nin işçileriyle köylüleri kastediliyordu. Elbette, Türkiye o zamanlar işçileşme ve kentleşme süreci yaşayan, “köylü” bir toplumdu. Bu nedenle de, “köyden kente”, ya da “kentten köye” çevirme stratejileri ana anlaşmazlık konularından biriydi. Yine biliyoruz, bu iki parti için de “halk” büyük ölçüde işçileri değil, köylüleri dikkate alıyordu. Bu nedenle de, “halk devrimi”, “köylü devrimi” anlamında “milli demokratik devrim” stratejisi benimseniyordu. Bu yazının okuru umarız, eleştirici yapmak adına Mahir’inki öyle değildi, Perinçek böyleydi diye başlayıp, 1970’lerin iç politika tartışmalarına, stratejik ayrıntılarına girmez.

Türkiye sosyalist solunda “halkçılık” o kadar öndedir ki, zamanında bunun nedeni, yukarıda belirtildiği gibi, köyün, köylülüğün ve kırın önde olmasıdır. Belirtmek gerekir mi, köylülüğün en yoğun olduğu bölgeler de, elbette, yarı-feodal Kürt bölgeleriydi. Sosyalist hareketin “militan” tarafına bu kesimlerin etkisi de barizdi. Halkçılığın köylü ve feodalite vurgusu da zaten buradan geliyordu.

Özeti şudur, 1980 öncesi sosyalist hareketin militan yükselişine halk, yoksulluk, Kürt sorunu, kentleşme, damgasını basmıştır. O kadar damgasını basmıştır ki, işçi sınıfının yükselen “militanlığı” tarihsel bir değişim ve kayma olarak algılanamamıştır. Umarız okuyucu burada da, hayır biz 15-16 Haziran sonrasını çok iyi farketmiştik demez.

Bu tür “köşe” yazılarında az ve söylemek, ve bolca atlayarak gitmek zorunludur. 1970’lerden, 1980’lerden günümüze, 7 Haziran 2015 seçimlerine ve HDP’nin barajı geçerek yazdığı “destana” gelelim:

Çekinmeden yazalım, ama iyi mi kötü mü olduğunu hemen söylemeyelim. BDP, Kürtlerin ulusal-demokratik hareketi olarak, Türkiye sosyalistlerinin desteği yanında, AKP’nin, CHP’nin ve hatta MHP’nin oy desteği ile, barajı geçmiştir. Elbette bir halk hareketidir, çekingen bir Kürt ulusal hareketi olarak da görebiliriz. Destekleyen Kürtler her sınıftandır. Kürt ağaları, burjuvazisi de bu hareketi desteklemiştir. Doğu ile Batı, Türk ile Kürt bağlantılarının kurulmasında eski “halkçı” sosyalistler, pek çok radikal demokrat, büyük katkılar koymuşlardır. Belli ki, onbinlerce “Leninist” oy da bu partiye destek olarak gitmiştir. Bu kesimler, “bakalım sonra ne olacak, ona göre konumumuzu ayarlarız” demektedirler. Belli ki, emanet oylarla HDP barajı geçmiş, geçirilmiştir. Bu emanetlerin alınıp alınmayacağını, ya da artıp artmayacağını, göreceğiz. Neye göre alınır, neye göre arttırılır bu oylar, “emanetçilerin” stratejik hesaplarına bağlıdır. Bir de HDP’nin sol ya da sağa kayma performansına.

Görünen şudur: Türkiye sosyalisti, solcusu, Türk ya da Kürt olsun, Batı’da ya da Doğu’da yerleşik olsun, halkçı ama çok halkçıdır. Kürt halkına destek olmakta, oradan da Türkiye halkına gitmek istemekte, belki de oradan da....

Nereye mi, sosyalizm mücadelesine gibi görünmüyor.

Türkiye sosyalisti, zamanında Gelenek dergisinde yazıldığı gibi, Marks’ı Lenin’le “bypass” etmiştir. Gelenek’in ilgili sayfalarını okuduğumda şöyle bir not düştüğümü anımsıyorum: “Türkiye sosyalisti, Lenini de ‘bypass’ etmiştir”. Kiminle, Mao ile. Sonra da “yapısalcılar” ile. Zaten bu yüzdendir ki, Türkiye solunun büyük kısmı 1980 sonrasında, zamanında Maocu ve yapısalcı olanların postmodern ve postmarksist olması gibi, bu akımların etkisine girecektir. Al sana radikal demokrasi, al sana ÖDP, al sana uzun bir aradan sonra Öcalan’ın formüle ettiği HDP!

HDP’de ne var, ne ararsan! Sümerler’den bu yana kimler varsa hepsi var! Öcalan maşallah bir “uygarlık tarihçisi” ve başlıyor saymaya: Babiller, Keldaniler, Asurlar, İsraililer, Araplar, Medler, Kürtler, Farsiler, Ezidiler, Ermeniler, Lazlar, Çerkezler, elbette Türkler, Elenler...(Unutulanları okuyucu ekleyecektir!). Sosyal coğrafya tarihine hepimiz hoş geldik!

Hoş bulduk da, sonra ne olacak? Tüm bunlar halk mı, kimlik mi? Sınıflar mı, hepsini kesen başka bir kimlik mi? O zaman şöyle mi diyelim? Benim işçi Ezidim, benim Kürt işçim, benim Ermeni küçük burjuvam...

Öcalan güzel söylemiş: Kürt ulusal devlet projesinden vazgeçilmeli! Kapitalist modernite ve ulus projesi çıkmaz sokak! Güzel söylemiş de, barajları aşan HDP gide gide, o da giderse, olsa olsa, İskoçya’yı, Katalanya’yı bulabilir ancak önünde model olarak. Kötü mü, burjuva ulusal hareketi peşindeysen, değil! Barzani ülkesi gibi mi olacak, kendisine göre iyi elbette! Yanına bir de Rojava eklersin, sonra da birleştirirsin belki! Olur mu, belki olur, hatta, niye olmasın! “Biz de ona göre kendimizi ayarlarız!”.

***

Sözü çok gevelemeden şunları söyleyelim: Kürtler, Öcalan ve HDP kabul etsin ya da etmesin, Kürt sorunu bir “ulusal sorun”dur. Bu sorunun çözümü ya HDP’nin takibettiği biçimde burjuva demokratik çerçevede, müzakerelerle ve neticede otonomi ve bağımsızlık biçiminde çözülür, ya da;

Sosyalist birliğin içinde.

Türkiye bu sınırlarıyla ya da genişlemiş olarak, Türk ve Kürt birliği olarak, ya sosyalist çerçevede çözer bu sorunu, ya da, küçülerek, Kürtlere önce “özerk” sonra da “bağımsızlaşmış” bir parçasını vererek, burjuva çerçevede!

Öcalan-HDP’nin istediği gibi gelişirse olaylar, bırakın sınıfı, halk kavramı bile anlamını yitirir: Öcalan-HDP iyi bilmelidir ki, kastettikleri sadece “Kürt halkı” değil, daha fazla olmak üzere, “Kürtler”dir, Kürt kimliğidir. Üstelik, son kurdukları parti HDP’yi sadece Kürt halkı değil, kapitalistleşmiş ağaları da, burjuvaları da benimsemekte, desteklemektedir. Halk kavramı epey ilerilere, burjuva ulus çerçevesine çoktan çekilmiştir bile!

***

Mahir ile Deniz’in bile fersah fersah gerisindedirler: Onların kurduğu partiler, “Türkiye Halk...” diye başlıyordu. Kastettikleri, Türkiye halkı, yani, yoksulları, işçileri, köylüleri, küçük üreticileri, küçük mülk sahipleri, küçük memurlarıydı...Kastettikleri yönetilenlerdi. Leninist ya da en azından Maocu, sınıf perspektifleri vardı...

Öcalan ve HDP’de ise sadece bir mesaj, sadece bir ek’tir.