Şok emici kadınlar ve işçi sınıfı erkekliği



03-09-2019 00:44


Ebru Pektaş

Emine Bulut cinayetinin ardından, belki cinayetin kendisi kadar öne çıkan “katil taraftarlığı” konusuna da odaklanmak durumundayız. Burada ilginç denilebilecek bir durum var.

Şiddet arttıkça, şiddeti yücelten “erkeklik” yeni bir mevzi kazanmışçasına motive oluyor, yükselen bir dalga olarak karşımıza çıkıyor; halihazırda tortulaşmış, banal ataerki yerini militanlığa bırakıyor. Mağdur babalar, mağdur kocalar, Serkan İnci’ler bu oluktan olanca cerahatiyle akıyor.

Kadınlara yönelik en karanlık intikam duyguları burada beliriyor. Kadının bir iki kurşunla değil üzerine şarjör boşaltılarak öldürüldüğü, 52 yerinden bıçaklandığı, evine bomba düzeneği yerleştirildiği, boğazının kesildiği -ki bu son yıllarda artmaktadır-, tüm kaburgalarının kırıldığı, yakılıp parçalandığı barbarca olaylar dizisiyle karşılaşıyoruz.

İşte bu noktada “erkeklik” kavramı hakkında bir kez daha düşünmek durumundayız.

Akademide 30-40 yılı bulan erkeklik çalışmaları önümüze yığınla kavram çıkarmış durumda, kimi analitik kimi betimsel. Erkekliği yekpare bir konum olmaktan çok iktidar ilişkileri içinde tanımlamak üzere ortaya atılmış “hegemonik erkeklik” kavramı bunlardan biri.

Her erkeğin erkek egemenliğinden aldığı pay farklı.Kavram, erkek egemenliği koşullarında “erkekliğin” çeşitli düzeylerde var olan bir “ilişki” olarak tanımlanması gerektiğini ifade ediyor.

Marx’ın açlıkla ilgili söylediğini uyarlayabiliriz:

“Çatal ve bıçakla yenilen pişmiş etle giderilen açlık; eller, tırnaklar ve dişlerle yutulan çiğ et açlığından farklı bir açlıktır”

Diyebiliriz ki plazalarda, lüks villalarda, ciplerin içinde, patron/yönetici koltuğunun berisinde yaşanan “erkeklikle”, işçi pazarından, patron zılgıtından, kahvehaneden, birahaneden, kerhaneden, cuma namazından eve gelen “erkeklik” farklıdır.

Bu noktada hegemonik erkekliğin, günümüz koşullarında, neoliberal bir dünyada hangi payeleri dağıttığına, ne tip erkeklikler ürettiğine bakmak mümkün.

Tarihsel plandan bakıldığında kapitalizm nasıl özel mülkiyeti, aileyi, devleti yeniden biçimlendirdiyse aslında bir o kadar yeniden bir “erkeklik” yarattı. Bu erkeklik, kadının ev içi ve iş gücündeki varlığını “yardımcı” roller olarak etiketleyen, olanca cesametiyle “işçi sınıfı erkekliğini” merkeze alan bir erkeklik olmak durumundaydı.  Kapitalizm tıpkı acı çeken yığınlara öte dünyanın mutluluğunu vadeden dinler gibi sömürülenin iniltisine karşı, evdeki karıyı, aile babası olmayı, yoksul evlerin çatısının altındaki iktidarı vaat etti.

Bu boş bir vaat de değildi.

Evli kadınlar çok da uzak olmayan bir dönemdir kocalarının rızasını almadan çalışabiliyorlar, banka hesabı açtırmaktan veraset haklarına pek çok alanda yeni denilebilecek haklara sahipler. Daha otuz yıl önceye kadar evli kadının kocası tarafından evlilik içi tecavüze maruz kalması suç olarak kabul edilmiyordu vs. Denilebilir ki o çatının altında hemen her şey uzun yıllar serbestti ya da halen belli durumlarda serbest.

Dahası, ücretler küçüldükçe, haklar gasp edildikçe, işçi büyük çarkın küçük dişlisi haline geldikçe “erkekliğin” de şişirilmesi zorunlu oldu. Savaşta, krizde, keynesyen/sosyal refah dönemlerinde fabrikada, atölyede, öyle ya da böyle yolunu bularak, alnının teriyle aile geçindiren “işçi sınıfı erkeğiydi” ideolojilerin hizmetine koşulan.

Ne ki hikayenin ucu böyle bağlanmadı.

Tuttuğunu koparan işçi sınıfı erkeği, sendika üyesi, hak hukuk bilen, formel istihdamın kaslı fabrika işçisi, neoliberalizm tufanında lime lime edildi. Tüm dünyada genişleyen hizmetler sektörü, kadın istihdamının artışı, teknoloji, otomasyon, özelleştirmeler vb. çarkın bu “küçük dişlilerini” hepten ıskartaya çıkardı.

İşte bu noktada düşenin elinden tutacak, ona yeniden görkemli “erkeklik masalları” anlatacak; tüm bu acıları kadın hareketine, feminizme,“gevşek” erkeklere, aile değerlerinin bozulmasına, erkeğin küçümsenmesine, onun gururuyla oynanmasına, harbiliğin, adamlığın, bozulmamışlığın tehdit edilmesine bağlayacak birileri hiç olmadığı kadar önem kazandı.

Erkekliğin geleneksel ataerkil rol ve değerlerinin aşındığı bir dünyada, “kovulanın” bu kez tüm barbarlığıyla yeniden ortaya çıkışıdır karşımızdaki.

Trump gibi büyük penisiyle övünen bir ABD başkanının, üstü çıplak kaslı vücudunu sergilemekten imtina etmeyen Putin’in, reis olarak anılan Tayyip’in ya da ülkesindeki kadın isyancılara “Sizi öldürmeyeceğiz. Sizi vajinalarınızdan vuracağız” diyen Filipinler başkanı Dutert’in anlam kazandığı yer burası.(1)

Neoliberalizm işçi sınıfına saldırırken, onun bir kesimini “erkeklik masallarıyla” uyutmaya;  yak, yık, parçala, patlat, doğra diyerek yüreklendirmeye devam ediyor.

Kadının şiddetin nesnesi haline, krizin “şok emicisine” dönüştürülmesi buraya denk düşüyor.(2)  Zira kadın 200 yıl önce “boşanma hakkından” bahsediyordu, şimdi “nafaka hakkını” kaptırmamaya çalışıyor.

Tam da bu yüzden kadının kurtuluşu perspektifi, neoliberalizmle yeni bir bedene kavuşan ataerkinin, onun politik ve sınıfsal dolayımlarının ötesinde düşünülemez.

Kaynaklar:

1-https://dunyadanceviri.wordpress.com/2018/04/21/modern-erkekligin-krizi-pankaj-mishra/

2- Nancy Holmstorm, Sosyalist Feminist Proje, cilt:1, Kalkedon Yayınları, 2012, s.205