'Siyasetin pedagojiyle karıştırılması'

Bugün sosyalist kesimde düşünsel-pratik gelişimin önündeki en büyük engellerden biri, düzgün tartışıldığında herkesi ileriye taşıyabilecek konuların günün modası etiketlemelerle güme getirilmesidir.

Örneğin, kendi ayrı konumları ve hedefleri olan sosyalistlerin, kendilerini kuşatan nesnellikle, belirli uğraklarda ise halkta yer etmiş kimi duyarlılıklar ve yönelimlerle nasıl ilişkileneceği bu tür konular arasındadır. Öyledir, ama “liberalizm”, “kuyrukçuluk”, “devlet solu” ya da “sahte sol”  olma gibi etiketler hemen devreye girmekte, sonuçta bir arpa boyu yol alınamamaktadır.

Görebildiğimiz kadarıyla bugün sosyalistler arasında belirginlik kazanan iki yaklaşım vardır. Bunlardan birincisi, yaşanan süreçleri ve o süreçlerin katılımcılarını içerden, belirli hareketlenmelerin içinde yer alarak etkileme çabasındadır. Diğer yaklaşım ise kendi doğrularını ve öngörülerini dışarda bir konum alarak anlatmayı, çeşitli uyarılarda bulunmayı tercih etmektedir.

Bizce bu yaklaşımlardan ilkinde siyaset, ikincisinde ise pedagoji ağır basmaktadır. Pedagojiden kastettiğimiz, sosyalistlerin geniş kitleleri eğitme, onlara bilmedikleri şeyleri öğretme görevidir.

İlk yaklaşımı benimseyenlerin eğitme-öğretme görevini, ikinci yaklaşımı benimseyenlerin ise (somut-güncel) siyaset yapma görevini büsbütün boşlamaları düşünülemeyeceğine göre, konu belirli bir bütünlük içinde hangisinin ne kadar ağırlık taşıması gerektiğinde düğümlenmektedir.   

Devam edeceğiz, ama önce bir hatırlatma yapalım: Siyaset/pedagoji ayrımı bizim kendi buluşumuz değildir. Lenin’in 1905 yılında kaleme aldığı kısa bir makale “Siyasetin Pedagojiyle Karıştırılması Üzerine” başlığını taşımaktadır. Lenin bu makalede sosyal demokratların (sosyalistlerin) eğitici, öğretici yani pedagojik görevlerinin önemine değindikten sonra siyasetin görevlerinin pedagojiye indirgenmesine karşı uyarıda bulunur (https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1905/jun/00b.htm).

Gerçekten, ister ilk kuruluş, ister gelişim, ister devrim dönemi ve sonrası olsun, sosyalistlerin pedagojik görevleri hep olacaktır.

Ya siyaset?

Sosyalistlerin sahiplendikleri teorik doğrular ve ilkeler, dışarıdaki kesimlerin hakkında eğitilecekleri, bu eğitimle birlikle belirli bir yere davet edilecekleri sabit değerlerden ibaret görülürse burada pedagoji siyasetin yerini almış demektir. Başka bir deyişle burada, ölçülü bir ağırlık kaydırmasından çok birinin diğerinin yerine geçirildiği bir uç söz konusudur.

Süreçse sürecin, hareketse hareketin içinde bir şekilde yer almadan, bunların dışındaki bir mevziden kimi doğruların dile getirilmesiyle ve çeşitli uyarılar yapılmasıyla yetinilmesi, özünde siyasal değil pedagojik bir tutumdur. Bir tek durumda mazur görülebilir: İçinde yer alınması önerilen süreç, sosyalistlerin pedagojik görevlerini yerine getirmelerine en küçük bir fırsat bile tanımayacak kadar uzak, kapalı ve yabancıysa…  

Bu durumda, örneğin Türkiye’de son birkaç aydır öne çıkan ve 23 Haziran İstanbul seçimleriyle tescillenen AKP-Saray karşıtı birikim, dışardan pedagojik görevin yerine getirilmesi ötesinde başka hiçbir şeye imkân tanımayacak kadar uzak, kapalı ve yabancı mı görülmektedir?

Böyle görülüyorsa bu tartışmayı sürdürmenin anlamı da yoktur.

***

Buraya kadar söylenenlerle bağlantılı bir noktaya daha değinelim:

Hareketin topluma belirli bir eşiğin üzerinde nüfuz edebildiği, hitap ettiği kesimlerden ses getirebildiği dönemlerin bizce şaşmaz bir ayracı vardır: Ülkenin dört bir yanındaki “solcu” yurttaşlar, çevrelerinde solculuklarını yaparken kendi ortamlarından, deneyimlerinden ve gözlemlerinden hareketle bir şeyler üretebiliyor, kahve, eş dost sohbetlerinde kendi geliştirdikleri fikirleri savunabiliyorlarsa orada “maya tutmuş” demektir.

Yok, eğer bu insanlar karşılaştıkları durumların büyük çoğunluğunda önderliklerin ve önderlerin yazıp çizdiklerini ve söylediklerini aynen tekrarlamanın ötesine geçemiyorlarsa orada hem sosyalizmin ülke ölçeğinde yayılması hem de önderlik açısından bir sorun var demektir.

Son olarak: Süreçlerin içinde yer alındığında, o süreçlerin doğasıyla aşırı belirlenme, sonra bir yerlere savrulma riski hiç mi yoktur?

Olmaz olur mu?

Ne var ki birinci yaklaşımda bu risk büyük ölçüde aktif siyasette mecra değiştirme şeklinde tecelli ederken ikinci yaklaşımda aktif siyasetin büsbütün dışına düşme riski daha büyüktür.