Siyasetin içi dışı



12-02-2021 00:15


Güray Öz

Halkın siyasete müdahalesi siyasal partiler aracılığı ile olur diye bir sınırlama var nedense; yurttaşların doğrudan devreye girmesi bir yana STK’lar, meslek örgütleri, demokratik hak örgütlenmeleri, sendikalar üzerinden işe karışması da pek hoş karşılanmaz. Bin türlü gerekçe gösterilir; kaotik bir ortamın doğması tehlikesinden, nereye varacağı bilinmez çatışma ihtimallerinden söz edilir; sonra vatandaşın siyasetin temel konularından uzak olması, siyaset tekniğini bilmemesi, eğitimsizlik, cehalet de bu gerekçeler arasındadır. Böylece iktidar ve sisteme itirazı olmayan muhalefet partilerinden oluşan yapıya göre düzenlenmiş seçim sistemleriyle, “halkın temsilcisi” ünvanını kazanmış olanlarla yönetim sürecinin icracısı ve denetleyeni devlet bürokrasisi bir tür siyaset seçkinleri katmanını oluşturur.

Daha somut soralım; siyaset sınıflar adına iş gören temsilciler tarafından yürütülen bir meslek midir? Dahası sık sık söylendiği, üniversitelerde bu ad altında okutulduğunu bilsek de “siyaset biliminin” bilimin “kesinliğine” sahip olmadığı da kesindir. Daha çok “toplum mühendisliğine” teorik zemin hazırlama görevi üstlenmiş sosyolojiye benzer. Siyasetin bilimden yararlanması da elde ettiği sonuçların bilimsel olarak değerlendirilmesi de kuşkusuz önemlidir ama siyaset esas olarak sınıflar arası ilişkilerin ve mücadelenin varolma biçimidir; temel ve üst yapı denilen karmaşık ilişkiler ağının sürekli değişen koşullar içinde farklı sınıfların egemenlik ilişkilerini sürdürme ya da değiştirme çabalarının ifadesidir. Günümüzde kendini güvenceye almış, bunalımlar yaşasa da yıkılmaz gibi görünen kapitalizmin ekonomik siyasi vb. sultası altında yaşıyoruz ama koşullar sürekli değişiyor. Sol açısından siyaset değişen koşullar altında kapitalizme son verebilme hedefine koşullanmış eylem olarak tarif edilebilir. Sistem açısından ise egemenliği korumanın her koşulda sürekliliğini sağlamanın hemen her yöntemi deneyerek ayakta kalmanın yollarını bulma eylemidir. Sonuç olarak siyaset “değişmez” kavramlara dayalı bir bilim dalı değil, süreklilik göstermekle birlikte sürekli değişen koşullar içinde odağında iktidar olan bir pratik, bir eylemdir.

'KILÇIKSIZ' MÜCADELE...

Sistem ele geçirdiği devletin olanaklarını sınırsızca ve duruma göre esnek ya da katı, yumuşak ya da sert kullanırken, sol siyaset, temsil etme çabası içinde olduğu, kapitalizmin baskı ve sömürüsü altındaki sınıfların, katmanların koşullarını iyileştirme ve nihayet, ondan sonra anlamında değil  nihayet işçi sınıfının sistemi değiştirme yani iktidar olma hedefinin siyaseti olur. Aradaki fark şuradadır ki, Manifest’teki anlatımla “feodal toplumun yıkıntıları arasında yükselen modern burjuvazi” önce toplumsal ekonomik ilişkiler ağıyla süreç içinde yerleştiği, adım adım pekiştirdiği egemenliğini uzun bir süre önce siyasi devrimlerle tamamladı. Tamamladı sözcüğünü vurgulamakta yarar var. Artık kendini koruma kaygısında bir sistemdir. İşçi sınıfının sömürüye son vermeyi amaçlayan devrimci siyaseti ise önce iktidar olmak sonra sistemi değiştirmek zorunda. Bu iki sistem arasındaki iktidar olma süreci farklılığı bu kadar keskin ya da mutlak mıdır, tartışılıyor; sosyalistler arasında bir takım ön hazırlıklardan yerleşik yani kalıcı, kapitalist sistem içinde var olabilecek, sonraya da kalabilecek yapılardan söz edildiği oluyor, ama esas olan sistemi değiştirecek güce erişmek sonuç alıcı bir çoğunluğu sağlamak ve iktidarı alabilmektir.

Bu yazıya başlık olarak seçtiğim siyasetin içi dışı meselesine gelebiliriz artık. Öncelikle sömürülen sınıfların temsilcisi olmak ya da kendilerini onları mücadelelerini desteklemekle yükümlü sayanların “siyaset dışı” bırakılmak istendiğini biliyoruz. Solun, işçi sınıfının böyle bir dışlamayla karşılaştığı baskı ve zorbalıkla örgütlenme çabalarının engellendiği tarihimizin gerçeğidir. Bu baskı ve zorbalığı şimdi de yaşıyoruz, yalnızca direncin de kolay pes etmeyecek bir düzeye eriştiği, geçmişteki küçümsenmemesi gereken mücadelelerin birikimine dayandığı da bir gerçektir. 

Sosyalistlerin bu “siyaset dışılığı” kabul etmediklerini de biliyoruz; ama koşulları ciddiye almamak, kategorik olarak varsaymamak gibi bir eğilimin solda zaman zaman ortaya çıkmadığı söylenebilir mi? Kimi tanımlamalar bizi, sistemi hayatın ve mücadelenin dışına çıkarak reddetmenin sağladığı görece “kılçıksız” bir alana çekebiliyor. Bu alanda kullandığımız, kendimizi düzenden ayırma, düzenin pisliklerinden koruma kaygısına dayanan söylem bizi mücadelenin dışına sürükleyebiliyor. Bunu “düzen partilerini” yani sistemle kavgaları olmayan kapitalizmi ortadan kaldırmak gibi bir hedef gütmeyen ama sistem reformatörü partileri aklamak için söylemediğim herhalde anlaşılıyordur. Bu türden sakıncaları önlemek için siyasetin verili koşullarda, koşulları değiştirme amacıyla yapılabileceğini unutmamak gerekiyor. Can Soyer’in Marksizm ve Siyaset adlı çalışmasından bir alıntıyla belki daha iyi anlatabiliriz. Şöyle diyor Soyer: “...’düzen dışı’ olmak adına verili zemin ve koşullar ile her tür ilişkiyi reddeden sekterlik, kapitalizmi yıkmayı değil, onun dışında kalmayı, kendi yalıtık mekanında sıfırdan bir toplumsal yaşam kurmayı öğütleyen liberal/ütopyacı bir perspektifle soy ortaklığına sahiptir.” Devamı; “... devrimci siyaset, düzen “dışı” değil, düzen karşıtıdır. (sf.252-253) Öyleyse siyasetin içinde olmak, nesnel koşulları kavramak ve aşmak yani düzenin karşısında yer almak siyasal mücadeleden vazgeçmemenin de koşuludur. 

KÜBA’YI ELEŞTİRMENİN HAFİFLİĞİ

Kuşkusuz bu tartışmanın bir de öteki tarafı var. Düzen karşıtı gibi görünmekle birlikte, terbiyeli bir ifadeyle söyleyelim, düzenin dümen suyunda ilerlemek, düzenin ataklarına sahip çıkmak gibi bir durum da aslında epeyce yaygındır. Son örneğini Alman die Linke (Sol) partisi verdi. Die Linke’nin Küba ile ilgili “enternasyonal” tutumunu İbrahim Varlı BirGün’de yazdı. (9,.2.2021) Özetle aktaralım: Die Linke’nin (Sol Parti) 23 Ocak tarihli Yürütme Kurulu toplantısında alınan Küba kararlarının 5’inci maddesinde “Die Linke için insan hakları evrenseldir, herkes için geçerlidir - her yerde! Küba toplumunun demokratikleşmesi için Küba’da eleştirel sanatçılar ve aktivistlerle diyaloğun devam etmesini savunuyoruz” diye yazıldığını aktarıyor Varlı. Çok açık ve net değil mi? Evrensel insan haklarını burjuva demokrasisi çemberinin içine sıkıştırır oradan bakarsanız küresel düzen siyasetinin rotasında hızla ilerlersiniz. Küba’daki sistemi sosyalist uygulamayı demokrasiyi eleştirmek istiyorsanız, durduğunuz yer yanlış, o taraftan değil, uygulamayı çok özel koşullarda varolmayı ve gelişmeyi, “demokrasi eleştirisini” soldan, sol taraftan yapmak durumundasınız. Yani eleştirilerinizi örgütlü küresel emperyalist karalamalar zaviyesinden değil, enternasyonalist deneyimler ışığında yapmalısınız. Böylece Die Linke epeyce önce kendisine bulaşmış olan liberal virüsün etkisinden sıyrılmakta zorlandığını, bu gidişle “siyasetin dışına” düşeceğini ama “düzenin içinde” kalmayı başaracağını da göstermiş oldu.

Söylemek kolay, siyasetin dışına düşmeyeceğiz, düzenin sınırları içinde de kalmayacağız. Ama nasıl? Sosyalist partiler, hareketler belli bir bilinç düzeyini tutturamamış kadrolarla rotasını düzgün tutamaz. Ama aynı zamanda başta işçi sınıfı içinde olmak üzere kiteselleşmek, sınıfın tüm halkın çıkarlarını kapsayacak ölçüde ağırlığını koymasını sağlayacak bir siyaseti oluşturmak durumundadır. Peki sosyalist partiler işçi sınıfının kitlesel olarak teorik politik bir bilince kavuşması gibi neredeyse ütopik bir hedefte birleşebilirler mi? Bu türden bilinçi bir kitleselleşmeyi beklemek gibi bir hedef olabilir mi? Yoksa gelişen koşullarda sınıfın, siyasi öznelerin yani partilerin, hareketlerin amaçlarına sahip çıkması ile mi kitleselleşme hedefine ulaşılabilecektir. Bu türden bir kitleselleşmenin ön adımı sosyalist partilerin yolu açan örnekler olma kaygısı taşmaları, birlikte hareket etmeyi başarmaları olur herhalde. Bu çok mu zordur? Bunu çok zor buluyorsanız, siyasetin dışında temiz, steril bir alanda mutlu günlerin gelmesini bekleyebilir, her türden isyanı, protestoyu düzenin oyunu olarak damgalama zevkinden kendinizi mahrum bırakmayabilirsiniz.

Ya da yalnızca kitaptaki doğruları söylemeyi seçebilirsiniz. Ama söylemek her zaman ruhu kurtarmaya yetmeyecektir.