Siyaset ve sirayet



28-05-2016 09:28


Metin Çulhaoğlu

Tarih, 30 Nisan 1960…

27 Mayıs müdahalesinin eli kulağında… Meşhur “Tahkikat Komisyonu” olayı, iktidarla (DP) muhalefet (CHP) arasındaki ipleri tamamen koparmış… 

İktidar, burnunun doğrultusunda gitmeye kararlı görünüyor…

Bu sırada devreye, DP yanlısı bir anayasa profesörü, “Cehape zihniyetiyle” arasının hiç hoş olmadığı bilinen Ali Fuat Başgil giriyor… Zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun da davet edilmesi üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Zorlu ve Başgil’den oluşan dörtlü, bir durum değerlendirmesi yapıyor. Fikrine başvurulan akil kişi olarak Başgil, Tahkikat Komisyonu’na tanınan kimi yetkileri “aşırı” buluyor; durumu yumuşatmak için Menderes’in istifa etmesini ve muhalefetle diyaloga girilmesini öneriyor.   

Menderes razı olur gibi…

Ancak Bayar şiddetle karşı çıkıyor; hatta “tenkit (eleştiri) döneminin” kapatılıp “tenkil” (cezalandırma, istenmeyen unsurlardan kurtulma) dönemine geçilmesi gerektiğini söylüyor (bakınız, Altan Öymen… Ve İhtilal, Doğan Kitap 2013, ss. 726-738).

27 gün sonra da 27 Mayıs ihtilali oluyor…

***

Türkiye’de, genel kültürü son derece yetersiz, siyaset kültürü ise çok dar bir alana sıkışmış “liderler” başka şeylere ilgi duymasalar, pek anlamasalar bile, bu ülkenin tarihinde kimlerin iktidara nasıl geldiği, sonra nasıl gittiği/götürüldüğü konusuna pek meraklıdırlar.

Kendilerince anlamlı birtakım dersler çıkarırlar:

“Tarihe bir bakın: falanca nasıl yükseldi, iktidar oldu…”

“Bak, o öyle yaptı götürdüler, bu ise...”    

Recep Tayyip Erdoğan, Menderes’i sıkça anmasıyla dikkat çeken bir siyasetçidir. Zaman zaman aynı bağlamda “kefen” edebiyatına başvurduğunu da biliyoruz. 

Son dönemde yaptıklarına bakıldığında bir sonuca varmak mümkün görünüyor:  Hemen yakınında ve biraz daha ötedeki çevresinde “Beyefendi siz de biraz yumuşasanız…”, “Efendim, istirham ediyoruz, bu gidişin…”,  “Haklısınız, ama özellikle dışarıdaki kimi çevrelere anlatamıyoruz…” gibi şeyler söyleyecek kişi, grup, heyet, elçi, aracı, vb. kalmasın istemektedir.

Yani mesele, yukarıdaki örneğe atıfla, “Menderes oluversin, Başgil gelip anlatıversin, ben de Celal Bayar gibi duruveririm olur biter” değildir; “ne Menderes ne de Başgil olsun, böylelerini görmek ve dinlemek istemiyorum” meselesidir…

“Özel psikolojiye” indirgenmesi sakıncalıdır; düpedüz siyasettir, bir siyaset tarzıdır.

Altının büsbütün “boş” olduğu da söylenemez: ABD’den AB’ye, ülkedeki sermaye sınıfından meclisteki muhalefete kadar çeşitli unsurların durumu, hassasiyetleri, zaafları vb. hesaplanmakta, bunlara dayanılarak maksimalist bir çizgi izlenmektedir.

Bu siyaset tarzının kuşkusuz başka sonuçları da olacaktır: “Rica” zemini ne ölçüde yok edilir, potansiyel “ricacılar” ne ölçüde dışlanır, damgalanıp tasfiye edilirse, yerleşik muhalefete ek hoşnutsuzlar cephesi de o kadar genişleyecektir.

Hoşnutsuzlar cephesinin genişlemesi mi?  

Baştan beri muhalif olanların kendilerini “yumuşatmaları”, yeni hoşnutsuzlara “adapte etmeleri” olasılığının büyümesi demektir…

Siyasette zaman zaman geçerlilik taşıyan bir durumdur: Bir tarafın izlediği maksimalist çizgi, karşı tarafı minimalist de yapabilir…   

***

Şimdi, soru: “Minimalist” çizgi sola, daha doğrusu solun öteden beri “sıkı duran”, sosyalistleri de kapsayan kesimlerine sirayet edebilir mi?

“Vehim” sayılmamalıdır: Sirayet emarelerini somut olarak görebiliyoruz…

Sirayete karşı sıkı durmanın altın kuralı ise şudur: Durumun, “en makul”, “en akılcı”, “en gerçekçi” ve “en fizibil” gibi görünen çözümlere işaret ettiği ortamlar, aynı zamanda bu görüntünün aldatıcılığının ortaya konulup hepsini aşan sıçramaların gerçekleştirilebileceği ortamlardır.

Düzenin kendi içinde ürettiği çözümlerin önce peşine takılıp sonra  “gördünüz mü, bakın bu da çare olmadı” demek ve bunu hep tekrarlamak siyaset sayılmamalıdır.  

O zaman, Lenin’i bir kez daha hatırlamanın zamanıdır: “Asgari direnç çizgisini izleyen, kendi direncini kaybeder.”