Siyaset ve büyük insanlık



22-08-2016 23:59


Metin Çulhaoğlu

Sol siyasette durduğumuz yer neresi olursa olsun hepimiz bir gerçeği teslim etmek durumundayız: Bugün tanımlanabilir belirli bir güç odağının Türkiye’yi bir noktadan alıp başka bir noktaya adım adım taşıdığını, yaşanılan çarpıcı her olayın bu senaryonun yerli yerine oturan taşları olduğunu kimse söyleyemez…

Oysa örneğin 12 Eylül öncesinde işlerin nereye gittiği, daha doğrusu götürülmek istendiği çok netti, herkes söyleyebiliyordu…

Bugün böyle bir durumda değiliz.    

Kuşkusuz, her güç odağının, düzen içi her aktörün bir vizyonu, bir eylem planı vardır. Ne ki bu özel konjonktürde hiçbiri kendi planını tıkır tıkır işletecek üstünlük noktasında değildir. Aktörlerden herhangi birinin özel hamlesi, diğerlerinin baştaki özgün planıyla karşılanamamakta, böylece kartların yeniden karıldığı yeni evrelere geçilmektedir.

Öteden beri sözünü ettiğimiz “bileşke sonuç” durumudur ve görünür gelecekte böyle süreceğe benzemektedir.

***

Durum böyleyse, solun çıkaracağı birtakım sonuçlar olması gerekir.     

Bir alternatif, solun “ortalık biraz yatışıncaya kadar” düşük profil vererek kadrolarını koruması, mevzilerini tahkim edecek işlere yoğunlaşmasıdır.

Gelgelelim, “ortalığın” ne zaman yatışacağı belli olmadığı gibi hiç “yatışmaması”, tersine daha da karışması çok daha büyük bir olasılıktır.  Siz son dönemde “ortalığın yatıştığı”, dengelerin kurulduğu, istikrarın sağlandığı bir Türkiye vizyonu olan kaç kişi gördünüz? Böylelerini görmüşseniz, söylediklerine en başta kendilerinin inandığını düşünüyor musunuz?

Kapitalist dünyanın büyük bölümü, en başta Türkiye, çalkantılı ve sarsıntılı dönemleri istikrar ve oturmuşluk dönemlerinin izlediği tarihsel akış örüntüsünü artık geride bırakmıştır. Dönem, gerilek sarmalın her alt evresinde yeni bir “yeni normal” arama dönemidir.

Önemi şuradadır: Bir dönem fazla profil vermeyip içine dönmüş, ama bu arada kadrolarını güçlendirip mevzilerini tahkim etmiş bir solun sonunda “işte, artık benim dönemim geldi” diyebileceği bir dönem hiçbir zaman olmayacaktır. Yapılması gereken, her ne pahasına olursa olsun, yarattığı etki hangi düzeyde kalırsa kalsın, yaşanılan gerçek durumun ve ortamın hakkını verecek işlere koyulmaktır.

Yapıldığında, yaratılan kümülatif etkiyle, sonraki her döneme daha güçlü girilmesi mümkün olabilecektir.

***

İşimizin güç olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Akla gelebilecek başkaları bir yana, özel bir güçlükten söz etmek istiyoruz: Türkiye solunun genç insanları…

Gezi direnişiyle umutlanmış, coşku duymuş, hareketlenmiştir.

“Bizden önceki kuşakların göremediklerini biz gördük” demiştir.

Ama hemen ardından, önceki kuşakların pek görmedikleri, görseler bile bu kadarına tanık olmadıkları başka şeylerle de karşılaşmıştır.

Üniversiteye gidenler, sınava girdikleri yıl soruların çalınmış olduğunu öğrenmiştir… 

Dindarlık denilen şeyle, “haram” gibi kavramlarla çocuklara yönelik olanlar dâhil istismar-tecavüz gibi fiillerin eşleşebildiğini görmüştür…

Kimin nerede kaç milyar götürdüğüne ilişkin haberlere boğulmuştur…

Yerle bir edilen mahallelere, kadın çocuk demeden katledilen insanlara üzülmüştür…

Belki de ilk kez oy kullandıkları bir seçimin “yok hükmünde” sayıldığına tanık olmuştur…

Gazeteleri açtığında “iç savaş” yorumları okumuştur…

Orada burada patlayan bombaların, kayıp sayısı onlarla ifade edilen katliamların acısını yaşamıştır…

Üstüne üstlük bir de uçan jetleri, kapatılan köprüleri, önüne geçilen, üzerine çıkılan tanklarıyla bir darbe girişimini baştan sona izlemiştir…

Üç yıl içinde bu kadarı gerçekten fazladır…

Güçlük ise şuradadır:

Türkiye solu, kendi tarihinde, insanlığı ve insancıllığı hep siyasal mücadelesine, bu mücadele sonucunda ortaya çıkacak yeni Türkiye’ye içselleştirmiş, onunla birlikte anlamlandırmıştır. Yani, insanı ve insancıllığı siyasetinin bir parçası yapabilmiştir. Bugün ise siyasetin kendisiyle birlikte başka her şeyin en başta insanlık ve insancıllık kantarına vurulduğu, öyle değerlendirilip anlamlandırıldığı bir dönemden geçiyoruz.

Alışılagelmişe biraz “ters” bir durumdur.

“Büyük engel” demiyoruz; fırsata dönüştürülebilecek bir güçlük olarak tanımlıyoruz.