Siyaset senaryoları



06-04-2015 10:45


Kurtuluş Kılçer

Seçimler yaklaştıkça nasıl bir Türkiye tablosu çıkacağı konusunda değişik fikir ve öngörüler üzerine bir dizi değerlendirme yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler birer olasılık olarak tarif edilse de, özünde, seçimlerde alınacak tutumun zemini olarak da okunabilir.

Ancak bu senaryoların ya da olası gelişmelerin işaret edilmesi başka bir şey, bu öngörülere mutlaklık atfedilmesi ise bambaşka bir şey. Genel olarak bu tür olası gelişmeleri, mutlaklıktan kaçınarak analitik bir bakış açısının içine yerleştirmek daha doğru bir yöntem olacaktır.

Türkiye’de olası bir faşizm öngörüsü senaryolardan biridir. Bu senaryo üzerinden “faşizm geliyor geriye çekilmek ve savunmaya geçmek” ile “faşizm geliyor buna karşı direnç geliştirmek için müdahale etmek” almaşıkları siyasi konum almanın iki farklı versiyonu olarak tezahür ediyor.

Aynı şekilde, faşizmin tezatı olarak dile getirilen “restorasyon” öngörüsü de siyaset senaryolarından ikincisine tekabül etmektedir. Yine, “restorasyon” beklentisi de iki farklı siyasal konum alışa karşılık öne sürülebiliyor. “Restorasyon” bir burjuva yeniden yapılanma olarak konulduktan sonra bu sürecin sosyalist hareket açısından parçası olunmayacak bir düzen içi yeniden yapılanma olacağından geriye çekilişin teorisi olarak karşımıza çıkıyor. Diğer uç ise, bu restorasyon, düzenin kendini yeniden tahkim etmesi ise, sosyalist siyaseti dışarıda bırakacak bir pozisyona ulaşmadan restorasyon sürecine müdahale edilmesi gerektiği şeklinde boy veriyor.

Daha genel bir deyimle, “AKP gidiyor, biz kendi işimize bakalım, düzenin parçası olmayalım” ile “AKP gidiyor, giderken biz de bir tekme vuralım, AKP’nin gidişinde imzası olmayanların geleceği olmaz” şeklinde özetlenebilecek tezler olarak günlük dile tercüme edilebilir.

Ya da, “Faşizm geliyor, sosyalist hareket bugün bu süreci karşılayamaz, örgütsel tahkimat başa yazılmalı” ve “faşizm ve iç savaş geliyor, sosyalist hareket kavga vermezse küçülür” görüşleri...

Buna bir de Gezi Direnişi psikolojisi eklendiğinde, daha karışık bir fotoğraf ortaya çıktığı açık. Gezi Direnişi sonrasını “namluya sürülmüş mermi” gibi her an toplumun ayağa kalkacağı beklentisi ve hareket tarzı ile bu direnişi büyük bir toplumsal patlama olarak değerlendiren bir tarz. Gezi direnişinin, Türkiye siyasi haritasında büyük bir değişim yaptığını ve yeni bir toplumsal zemin yarattığını belirterek devam edelim.

1980 öncesinde faşizm tespitleri, sosyalist hareketin iktidar perspektifini geriye çektiği ve düzen güçlerini desteklediği politikalar olarak karşımıza çıkmıştı ve bu konuda teorik olarak önemli saptamalar yapmıştık. 1977 seçimlerinde CHP’nin desteklenmesi, Ulusal Demokratik Cephe vs. gibi 1980 öncesinin tartışmalarını sadece hatırlatarak geçmek istiyorum.

Restorasyon konusunda da birkaç noktayı belirtmek isterim. İlki, Büyük Fransız devriminden sonra ortaya çıkan dönemin adı olarak bugün siyasal literatüre giren bir tarihsel gerçekliği. Napolyon sonrası, düzenin eskiye dönüşü anlamına gelen 1815-1830 döneminin adı. Fransa tarihinde ilerleme bu restorasyonla da sonlanmadı, 1830’u, 1848’i, 1871’i gördük.

Bugün, ayrıca, Türkiye’de, AKP öncesi bir döneme dönmenin mümkün olmadığı daha önce yazmıştık ve AKP’nin 12 yıllık iktidarı da siyaset tarihi açısından “yeterli” bir zaman olarak değerlendirilebilir.

İkinci olarak ise 1990’ların ortasında Asker Partisi (AsParti) olarak kodladığımız ordunun siyasete müdahalesi dönemini birlikte hatırlayalım. İsmail Cem, Hüsamettin Özkan ve Kemal Derviş ekibinin iktidara geleceğine dair siyasal beklentiler ile AsParti’nin müdahalesi sonrası Refah Partisi iktidarının alaşağı olacağı ve 12 Eylül sonrası bir restorasyonla AsParti’nin yeniden ipleri ele alacağına dönük saptamalardı bunlar. Bugün AKP’nin doğuşu, gelişimi, 12 yıllık iktidarı ve ülkenin geçirmiş olduğu dönüşüm göz önüne alındığında bu tür mutlak beklenti ve öngörüler geçmişte kalmış, tersine AKP ile birlikte yeni bir rejim kurulmuştu. Hatta 2007 yılına kadar, AKP iktidarının sarsılacağı beklentisi, tam da bu tür bir bakış açısının ürünü olarak hep belli izler taşıdı. Olmadı, AKP, 2007 sonrası düğmeye basmıştı!

Tarih niyetlerden bağımsız işliyor. Sınıflar mücadelesinde her siyasi aktörün niyet ve hedefleri ile tarihin gelişim çizgisi aynı olmadı, olmuyor. Siyasette, niyetlerden öte “gücün” belirleyicini saptamak gerekir. Bugün Türkiye sosyalist hareketinin ve sınıf hareketinin gücünü aklı selim olarak değerlendirdiğimizde yukarıda işaret etmeye çalıştığım siyaset senaryolarında nasıl bir yere oturtacağımızı iyi saptamamız lazım. Siyasi dönüşümlere imza atan burjuva aktörlerin gücünün (ki egemen sınıf siyasetidir) ise toplumsal dinamikleri nasıl şekillendirdiği ile ilgisi vardır. Ülkemizde genel olarak dinci gericiliğin güçlenmesi, aslında bu tür bir toplumsal zemine basıyordu ve bu toplumsal zemin tam da 12 Eylül ile ortaya çıkmıştı. Türkiye sosyalist hareketinin bu açıdan bugün de bakacağı en önemli nokta, tam da bu toplumsal dinamiklerin ne yönde geliştiği ve büyüdüğünü nesnel olarak görmesinden geçmektedir.

Tarihin yönünü belirleyen olguları, toplumsal ve siyasal kuvvetlerin bileşkesinde aramak lazım. Bugün de geleceğe bakarken, siyaset senaryosu yazacaksak, bu temel düsturu elden bırakmamak lazım. Bu bileşke, geleceğimizi belirleyecek. O yüzden, bilimsel sosyalistler, müneccimlik, totoculuk, falcılık anlamına gelen “atışlar” yerine, daha gerçekçi bir zeminden yola çıkmak durumundadır.

Sosyalist hareket, öngörülerinde iki noktaya bakmak durumunda. Birincisi sermaye sınıfının çıkarları, ikincisi emperyalizmin hedefleri... Her ikisinin önemi, egemen güçler olarak attıkları her adımın toplumsal dinamikleri şekillendirme özelliğinden geliyor. Tam bu yüzden eski ama hâlâ güncelliğini yitirmemiş önemli bir kavram setini yeniden hatırlamak lazım: “kriz dinamikleri”.

Bugün, AKP iktidarının 12 yıllık geçmişini veri alarak, sermaye sınıfının ve emperyalizmin çıkarları bağlamında, ülkenin geleceğinde ekonomik ve siyasi krizlere gebe bir dönem görüyorsak, bu kriz koşullarının hangi dinamikleri tetikleyeceğini ya da krizin bizatihi dinamiklerinin ne olduğunu iyi saptamamız gerekmektedir. 1990’lı yılların ortalarında ortaya çıkan siyasi krizin ve sonrasında üzerine gelen ekonomik krizin “dinamiklerini” yazmadan önce küçük bir not daha düşmek isterim. AKP, bu  kriz dinamiklerinin bizzat ürünü ve krizin ertelenmesi sonrası iktidara gelen yeni bir burjuva siyasi aktör olarak 12 yıllık iktidarının borçlu olduğu bir sonuç olarak ortaya çıkmıştı.

Dün, dönemin kriz dinamikleri olarak en başta 3 şeyi belirtmiştik. Dinci gericilik, Kürt sorunu ve ekonomik kriz.

Bugün?

Bugün ülkemizin geleceğinde hangi kriz dinamikleri, toplumsal ve siyasal olarak ortaya çıkacaktır?

Bir sonraki yazıda devam etmek üzere... Havada kalan çokça soru olduğunu bilerek... Asla geriye çekilen bir ruhu taşımadan...