Sistem-yapı-özne ve sosyalist politika X



17-11-2018 00:36


Ercan Gündoğan

İnsan doğuştan iyi midir, kötü müdür türünden bir tartışma vardır. İyidir sonra toplumsal koşullar nedeniyle kötüleşir diyenler vardır, bir de onlara karşı, hayır, doğuştan kötüdür ve bu nedenle de toplum ve devlet de bu kötü özellikleri yeniden üretir diyenler. Bu iki yaklaşımı da reddedenler de bulunur. Onlara göre, doğuştan gelende ne iyi ne de kötü özellikler vardır, varsa da bilmemiz olanaklı değildir. Ayrıca, böyle bir tartışma bilimsel de değildir.

İnsanın iyiliği ile kötülüğü konusunda yapılan bu tartışma sistem-yapı-özne tartışmasının bir başka türü gibi görünüyor. Doğduğumuz dünya, içine girdiğimiz yapılar ve tek tek biz, insanlar. Ancak, bizim konumuz insan mı, bunu sormak gerek. İnsandır elbette, ama, bilimin de, sosyalizmin de konusu, insandan çok, somut tarihsel-toplumsal insandır. Bu insan, Marks'ın üzerinde durduğu üzere, belli toplumsal ilişkilerin insanıdır.

Soyut, tarih ve toplum dışı bir insan üzerine düşünülebilir mi? Evet ama, bu insan, olsa olsa din felsefesinin bir konusu olabilir ve bizim ilgi alanımızın dışındadır.

Öyleyse ve madem, toplumsal, tarihsel ve somut insandan bahsediyoruz, farklılıkları ve değişimi nasıl anlayacağız? Madem sistem, yapılar var ve somut insanımız onların içine doğuyor ve yaşıyor, nasıl oluyor da var olan ilişkiler aynıyla devam etmiyor?

Yanıtımız şudur: Somut insanın içine doğduğu tarih ve toplum, çelişkilerle doludur ve bu çelişkiler kendini yeniden üretirken bile değişmek durumundadırlar. Hele de çelişkilerin çözümü söz konusuysa, değişim bir de dönüşümün konusu olur.

Sistem hep ve her zaman, değişmez dışsal bütün olarak anlaşılmamalı. Bizzat kendisi çelişiktir ve değişime uğrar. Yapılar, sisteme uyumlu gelişir, ama onlar da çelişiktir ve değişime uğrar. Hatta, uyumsuzlukları ileri derecedeyse, sistemi bile değişime zorlarlar. Ya da sistemi bir yerlerinden yıkıp yeni bir sistemin başlangıcını oluşturabilirler.

İnsanlar mı, şu bizim somut, tarihsel ve toplumsal insanlarımız, her türden çelişkiyi üstelik kuramsal düzeyde bile, yaşarlar ve aralarında bolca çelişkinin konusudurlar. İnsanlar, kolektif hareket ettiklerinde, bırakalım sistemi, yapılar da dışsal ve nesnel, değişmez görünen özelliklerini yitirir ve bizzat insanların kolektif müdahaleleriyle değişime uğrarlar.

Ancak, insanların kolektif itiraz ve müdahaleleriyle karşılaşan sistem ve yapılar adeta kolektif bir özne gibi şöyle der: Önce benim potansiyelim bitti mi bitmedi ona bak, sonra da kendine, beni değiştirecek yetenekte misin?

İnsanların kolektif itirazı şöyle olabilir: Senin potansiyelin bitti mi bitmedi mi, ona biz insanlar karar veririz. Değişimin zamanına da.

Sistem ve yapı da gülerek şunu diyebilir: Senin bilincin, kararın, hatta kolektivite derecen, yeter mi bizi değiştirmeye? Biz senin sadece dışında ve üstünde değiliz, aynı zamanda senin yabancılaşmış ilişkilerine hitap ediyoruz. Senin içindeyiz. Üstelik senden önce gelenler de dahil.

Bu yazdıklarımızda Hegel ve Marks vardır. Hegel, potansiyeli bitmeyenin dönüşemeyeceğini söyler. Önce nicel bir birikim, ardından nitel değişim ve en sonunda da nitel dönüşüm başlar. Bu sürecin tamamlanması, diyalektik olarak nicel-nitel değişimin ileri aşamaya geçmesini gerektirir. Peki, karşımızdaki sistem ve yapılar bütünü bizim öznel kolektif müdahalemiz ile, devrimle, karşı karşıya kalırsa ne olacak? Eğer Hegel gibi düşünürseniz, müdahaleye konu olan yapıların yine de kendini dayatacağını, bir yolunu bulup kendilerini devam edeceklerini anlarsınız. Ancak burada Marks devreye girmektedir. Karşı karşıya kaldığımız ama yine de ele geçirdiğimiz sistem ve yapı yeni olan için ve yeni olan tarafından "parçalanabilir" ve yerini "zorla" yeni olana bırakabilir. Yoksa devrimin başka ne anlamı olabilirdi?

Ancak, sorunların bitmeyeceğini de deneyimle anlayabiliyoruz. Sistem ve yapılar yıkılmak ve yerlerini başka sistem ve yapılara bırakmak için yeteri kadar gelişmiş olmalıdırlar. Aksi durumumda, yine Marks'ın dediği gibi, tüm eski rezillikler tekrar ortaya çıkar!

Kuramın yanında somut sözler duymak isteyenler için yazalım: Eşitsiz gelişme kapitalist toplumun bir özelliğidir ve bu özelliğin kendini ileri sürdüğü dönemlerde kapitalist sistem ve yapıları henüz tam olarak gelişmeden de yıkılabilir. Ancak bu kapitalizmin tarihsel olarak yıkıldığı anlamına gelmez. Bırakalım Paris Komünü'nü Ekim Devrimi'nin durumu budur. En Leninist olan bile, Sovyet Devrimi'nin kapitalizmin geri koşullarına sahip bir ülkede olduğunu nesnel olarak kabul eder. Yine en Leninist bile, devrimin yaratıcısı ve sürükleyicisinin Leninist parti olduğunu görür. Demek istediğimiz şudur: En örgütlü öznel müdahale ve bilinç bile yabancı bir güç ve sınırlayıcı olarak sistemi ve yapıları karşısında görür. Ele geçirilen bir ülke tanımı gereği daha önce size ait olmayan bir ülkedir ve yabancıdır. Bu ülkenin sizin olması için, çok önceden sizin olmaya başlaması gerekir. Marks'ı Hegel'le birleştirerek söyleyelim: Devrim olması için önce yeterli bir evrim süreci gerekir. Yanlarına evrimcileri de ekleyelim: Çevreye uyum sağlamak da gerekir.

Marks'ın "olgunluk dönemi" olarak bilinen dönem, bize göre Kapital'in ortaya çıktığı dönemdir. Özetle: 1) Kapitalizm sosyalizmin alt yapısını kurabilecek kadar gelişmiş olmalıdır. 2) Kapitalizmi dönüştürmek için "sermaye ilişkisi", "değer yasası", aşılmalıdır. Elbette Marks yine bu döneminde, sosyalizm-komünizm ayrımı olarak adlandırılan iki aşamalı bir gelişim öngörmüştü. Ancak bu sosyalist aşama ya da komünizmin ilk evresi, "kapitalizmi tamamlama" aşaması anlamına gelmiyordu. Gelişmiş bir kapitalizmin ilk sosyalist dönüşümü anlamına geliyordu. Elbette olanlar oldu ve tarih bu biçimde ilerlemedi.

Okur şöyle sorabilir: Ekim Devrimi geri kapitalist koşullarda oldu diye devrimde ısrar etmemek mi gerekiyordu? Aynı okur şu eski tartışmayı da tekrar gündeme getirip sorabilir: Ne yani, "tek ülkede sosyalizm" tezini mi reddediyorsun?

Hayır: Devrimde sonuna kadar ısrar etmek gerekiyordu, tek ülkede bile olsa! Demek istediğimiz şudur: Sistem ve yapılar henüz "nesnel" olarak yeterli değil diye hiç bir devrimci özne düşünmekten ve mücadele etmekten vazgeçmez, vazgeçmemelidir. Ama, eşitsiz gelişme sizi erken doğuma zorladıysa, yaşamak için çok daha fazla çaba, enerji, bilinç gerekir. Ancak, gerçek olan bu çabanın, enerjinin, bilincin de sistem, yapılar ve tarihsel aşama tarafından belirlenmiş, çerçevelenmiş olduğudur. Değer yasasını, hakim hale gelmekte olduğu ama henüz yaygın olmadığı bir ülkede kaldırmak olanaklı olmaz. Önce geliştirelim sonra kaldırırız demek de olanaklı değildir.

Bir ülke düşünelim: Parlamenter demokrasi henüz gelişmemiş. Burada Lenin'in anti-parlamentarizmini benimsemek ve uygulama ne anlama gelir acaba?

Hiç sormaya gerek yok: Bir ülke düşünün proletarya nicel olarak bile oldukça zayıf. Proletarya diktatörlüğünü nasıl kurarsınız? Önce proletaryayı yaratmak gerek!

Kapitalizmi yıkmadan önce yaratmak gerek. Evet, ama bu tarihsel gelişmenin işiydi.

Okuyucu eleştiri oklarını fırlatmadan hemen başka bir fikir yürütelim ve sorunu şöyle çözmeyi önerelim:

Sistem ve yapılar tarihsel olarak yeterli değilse, dönüşümü henüz olanaklı kılmıyorsa, eşitsiz gelişme size şunu söyler: Kapitalist gelişme size yeterli ekonomik alt -yapı sunmamış olabilir ama olağanüstü bir tarihsel bilinç verdi. Sosyalizm görece geri koşullarda da kurulabilir ve daha mütevazı olabilir. Her sosyalist devrim bir sonrakine göre zaten geri koşullarda olacaktır. Marks'ın başarılı bir sosyalist dönüşüm için gerekli gördüğü kapitalist gelişme tam olarak nedir, düşünmek gerek. Kastedilen, toplumsal gereksinimlerin eşit biçimde karşılanabileceği bir sanayi ekonomisi ve bu ekonomiyi sürdürebilecek işçi sınıfının varlığıdır. Bu durumda Marks'ın kastettiği gerekli kapitalist gelişme alt-yapısı var demektir. Ancak, bu alt-yapı yoksa, sosyalist devrim ya en mütevazısına razı gelecek, dış tehditlerin bertaraf edildiğini varsayarsak, ya da olmuş olduğu üzere kapitalist gelişmeyi sosyalist devlet yoluyla gerçekleştirmeye çalışacaktır. Elbette bu ekonomiye kapitalist ekonomi demek bilimsel olmaz. Ama, sosyalist toplumu kurmak için sosyalizmin ekonomik alt-yapısını kurmaya çalışmak da, eşitsiz gelişmenin büyük bir faturasıdır. Bu faturayı öderken sosyalizmi kurmaya da az zaman kalır.

Sistem ve yapıların değişiminde öznelere değil de, onların gelişmişliğine, kendilerini tamamlamalarına yönelik görüşlerimiz, öznel müdahalelerin önemini az gösterme amacı taşımıyor. Kastedilen, dışsal ve nesnel olanın kendini "tarihsel" olarak dayattığı, öznel mücadele ve müdahalelerin çerçevelenmiş, sınırlandırılmış olduğudur. "Eşitsiz gelişme" yasası ve dinamiği vardır, ama, sistem ve yapılar aynı zamanda bir "eşit gelişme" dinamiğine, baskısına da sahiptir. Şimdilik kastettiğimiz sadece budur.