Sinemada soğuk rüzgarlar!



20-06-2016 08:33


Kuzeye ait, kendi içinde dingin bir akış yaratan filmleri seviyorum. Rams / İnatçılar tamda bu melankolik yalnızlık içinde, herkesin kendi hayatının sınırlarını çizdiği bir ortamda, uçsuz bucaksız bir boşlukta ve bizden çok uzakta hayat buluyor. Evleri dip dipe olsa da birbirleriyle konuşmayı bırakmış iki kardeşin Gummi ve Kiddi’nin etraflarındayız. İkisinin de hayatlarındaki tek hareket gözleri gibi baktıkları, adeta yaşam kaynakları olan Bolstadir ırkından olan koçları… Ve insanoğlunun nerede olursa olsun peşini bırakmayan, derecesi değişen  hırsları ve inatları!

Grimur Hakonarson senaryosuna da imza attığı filmde değişik önermelerin peşinden gidiyor. Hayatlarını hayvanlarına adayan, neredeyse insanlarla bağlarını koparma noktasına gelmiş bu insanların hayatlarına azıcık aksiyon katıyor. Koç yarışmasını Kiddi’nin kazanması, Gummi’nin ise çok az farkla ikinciliğe düşmesi filmin duygusuna etki ediyor. Gummi’nin kardeşinin koçunda bulaşıcı bir virüse rastlaması ve bunu ilgililere bildirmesiyle taarruza geçen olaylar zinciri hikayeye katık oluyor. İkilinin hayatlarındaki soğuk mizahı yan bir anda yumuşuyor, bir yaşam kavgasına, hayvan haklarına saygı noktasına ve bu saatten sonra kaybedecek bir şey yok halet-i ruhiyesine evriliyor. Tabii film öncülü Dagur Kari filmlerinden de atmosfer olarak etkileniyor. Küçük hayatların kendi içindeki taşkınlıklarına, doğa koşullarının da el atmasıyla yön veriyor. Burada iki kardeşin başkaldırısı olarak nitelendireceğimiz olay hem ikilinin kendilerini sorgulamasına, hem de onları bunaltan sisteme küçük bir çizik atmalarına sebep oluyor. Sonu kar fırtınasının içinde flulaşan film, bir şeyi çok iyi yaptığına seyirciyi ikna ediyor. Onu da filmi izleyen görsün diyelim!

Bin başlı yasaklar bölgesi!

Aslında bahsetmeyecektim ama Bin Başlı Canavar’a göz atmak da gerekli diye düşünüyorum. Yönetmen Rodrigo Pla’nın ilk filmi La Zona / Yasak Bölge’yi gerçekten sevmiştim. Daha gerçekçi ve hakikatli bulmuştum ama Bin Başlı Canavar’da zorlama bir aksiyon yaratma ve bizi buna inandırmaya çalışma hali gördüm, bu da iyi başlayan aslında tam da sistem eleştirisinin ortasına doğru hızla yuvarlanan konunun gediğine oturmadığını düşünüyorum. Yoksa Uruguay doğumlu ama Meksika’da yaşayan yönetmenin cesaretine, seçtiği konulara ve onlara eğiliş biçimine saygı duyuyorum ama Bin Başlı Canavar pek olmamış. Oysa 74 dakika ama kendisi anlattığı konunun odağını tutturamadığı için bizim de odaklanamadığımızı ve yoğun bir uzunluk hissettiğimizi düşünüyorum. Altın Lale’yi kazandığı  için tebrik ederiz ama yönetmenden tarzını asla değiştirmeden, sistemi eleştirmeye devam etmesini istiyoruz. Sadece Bin Başlı Canavar zayıf kalıyor, bu da onun filmleri içinde değerlendirirsek sisteme zayıf bir eleştiri olarak not düşüyor!

Gelelim çoluk çocuk olsun film izleme adabı dediğimiz ama büyük çoğunluğun uymadığı şeye… Telefon ve mısırdan sonra bir de çocuklarla film izleme zorluğu diye bir şey geldi başıma. Dün okulların tatil olması, bütün çocukların o coşkuyla sinemalara akın etmesi ve benim basın gösterimi yapılmayan ama yazma sorumluluğuyla yollara düştüğüm Robinson Crusoe serüvenime. Çocuklarla bir büyük olarak faaliyet yapma ve sohbet etmeye alışkınım ama çocukların film izleme alışkanlıklarını bir kez daha deneyimleme imkanı buldum. Fazla laf etmek istemiyorum ama salonda dolaşma, konuşma, mısır savaşı, telefon açma ve onunla konuşma gibi bütün deneyimleri yaşadılar ve yaşattılar ve filmden almaları gereken mesajları aldılar mı emin değilim! Bu durumda ıssız adada geçen Robinson da onlar için yalan oldu diyelim. Çoluk çocuk sinemada film izleme halleri üzerine seminer vermek lazım diye düşünüyorum, sinema eğlence tamam ama gözle takibi şart!