Silahlı mücadele



06-04-2015 07:35


Yavuz Alogan

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen silahlı devrimci hareketlerin, kır ve şehir gerillasının,  basit bir mücadele diyalektiği vardı. Devrimciler askeri bir eylemin ardından, devletin karşı-saldırısına dayanmayı başarıp daha büyük bir eylem gerçekleştirerek karşılarına dikilen daha büyük bir tepkiyle baş edebiliyor, bu arada kitleselleşebiliyor ve askeri yapının yanına siyasi yapıları ekleyerek bir denge durumu oluşturabiliyorlarsa, siyasi iktidarı ele geçirme imkânına ulaşmış oluyorlardı.

Çin’deki gibi muazzam köylü kitlelerinin ordulaştığı örnekleri saymazsak, bu sistematiğin başarıya götürdüğü tek devrim örneği Küba’dır. Orada bile, ABD’nin Batista rejimini devirme isteği, Granma seferine çıkanların sadece ikisinin (Che ve Raul) kendisini sosyalist olarak tanımlaması (üçüncüsü, harekete çok sonra katılan KP’li Ribalta’dır) gibi faktörler vardı. Küba Devrimi’nin intikamını Bolivya’da aldılar.

Dar kadrolu silahlı mücadele diyalektiğini izleyen hiçbir devrimci hareket başarılı olamadı. Bugünün teknoloji ve denetim çağında karakol basıp silahlanarak, asker alıp eğiterek, garnizon basıp savaş çıkararak devrim yapma imkânları, 60’lı ve 70’li yıllara kıyasla yok denecek kadar azdır. Bu türden şeyler ancak muazzam toplumsal yıkım durumlarında, iç ve dış savaş koşullarında gerçekleşebilir. Başka deyişle, bugünün dünyasında “suni denge”yi silahlı dar kadrolarla bozma imkânı yoktur. Öte yandan, her türlü gizlilik ve silahlanma çabası, en ileri teknolojiyi ve teknikleri kullanan dünyanın bütün istihbarat örgütlerinin yönlendirmesine  açıktır. Üstelik tarihte, Ohrana’nın, CIA’nın, BND’nin, MİT’in, MOSSAD’ın vs içine sızmadığı tek bir dar kadrolu illegal örgüt yoktur.

Mahir Çayan, teorisi ve düşünce sistematiğiyle bir dönüm noktası olmuştur. Devrimcinin, düzenin parametrelerinin dışına çıkarak, anayasal ve parlamenter rejimin ötesinde düşünmesi ve davranması gerektiğini göstermiştir. Bu dönüm noktası, geleneksel  sosyalist hareketlerin tarihsel olarak marjinal kaldığı, “demokrat” ile “devrimci” arasındaki ayrımın belirsiz olduğu Türkiye’ye özeldir. Rus edebiyatının Gogol’ün Palto’sundan çıkması gibi, Türkiye’de de yerleşik düzen dışı devrimci düşünce Mahir Çayan’ın parkasından çıkmıştır.

Fakat onun eylemi, kitleden kopan ve devletle yalnız bir gladyatör gibi çatışan, kendi lider kadrosunu koruyamayan dar silahlı grupların, üstlerine çektikleri Leviathan tarafından, yani mutlak gücünü ve yetkilerini kullanma fırsatını yakalamış devlet eliyle nasıl tecrit ve yok edileceklerini de göstermiştir. Dev-Genç sadece öğrencilerle sınırlı olmayan, grevlerde, toprak işgallerinde, tütün fındık mitinglerinde militanca mücadele eden, işçi önderlerini de kapsayan savaşçı bir kitle hareketiydi. Kızıldere’de devlet bu hareketin en bilinçli, en fedakâr kadrolarını birkaç saat içinde yok etti. Granma seferine çıkanların Sierra Maestra’ya ulaşamadan öldürüldüklerini, Lenin-Stalin-Troçki’nin 1917’nin Temmuz ayının sonunda vurulduklarını, Mao Zedung’un 1927’de Kuomintang’ın yaptığı katliamdan kurtulamadığını, Rosa Luxemburg’un ölümünün Alman devrimi üzerinde yarattığı etkiyi düşünelim. Bizim için aynı şeydir.

Önder kadroların imha edilmesine fırsat veren bir “devrimci kararlılık” kabul edilemez.  O kadronun çok alt bir düzeyinin, 70’li yıllarda Mahir Çayan’ın teorisini nasıl geliştiremediğini, uyarlayamadığını; örgütlenemeyerek salkım saçak nasıl dağıldığını, teorik mühimmatını Birikim dergisinden sağlamaya çalıştığını, 90’lı yılların sonundan itibaren  arkasına saklandığı liberallerin nasıl oyuncağı olduğunu gördük. Demek ki mevzileri korumak, güç toplamak için geri çekilmeyi bilmek, ölüme övgü düzmemek gerekir. “Damla damla düşeriz, sonra yağmur gibi yağarız” gibi romantik aptal sözlerinin hiçbir gerçekliği yoktur. “İntihar bombacısı” tipolojisi bize uymaz.

Bugünün dünyasında, teorik derinliği olan, doğruluğunun kısmen de olsa kanıtlandığına inanılan devrim teorilerine sahip değiliz. Yükselen bir işçi sınıfı hareketinden değil, hızla proleterleşen geniş kitlelerin kısmi hedefler uğruna verdikleri çok parçalı mücadelelerden, ortak hedefler belirleme çabasından söz edebiliyoruz. Yeni lider kadrolarıyla öncü partiler ancak bu mücadelelerin içinde oluşabilir. Bu bir ara dönemdir (interregnum). Çok iddialı bir laf olacak ama, belki de devrimler ve toplumsal mücadeleler çağının kör bir noktasında yaşıyoruz. Geçmişin, 1920’lerin, 30’ların, 70’lerin hiçbir devrim programı bugüne aktarılamaz. Laboratuarda üretilip kitlelere tatbik edilecek bir devrim aşısı yoktur. Dolayısıyla devrimci mirasın hiçbir zerresini feda etmeden yaratıcı olmak gerekir.

yalogan@gmail.com