Sihirbazın çırağı



25-07-2015 09:14


Metin Çulhaoğlu

Medyada nereye bakarsanız bakın en fazla işlenen konunun AKP’nin özellikle Suriye politikalarının kesin iflası olduğunu görürsünüz. Tespit, o kadar yeni değildir; ama son gelişmelerle iyice tescil edildiği, hatta AKP’nin “içinden” önemli kişilerin de durumu kabul etmek zorunda kaldığı açıktır.  

AKP’nin iflas eden bölge politikaları aslında ABD merkezli belirli çevrelerin “dolduruşlarıyla” şekillenmişti. Neydi: Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte batılılaşma-modernleşme-laiklik adına aslında büyük etki sahibi olabileceği bir bölgeden kendini soyutlamıştı… Oysa Türkiye bu bölgenin lideri olabilir, böylece "aşırı-dinci" unsurların kontrol altında tutulmasını sağlayacak “ılımlı” bir modelin taşıyıcısı olarak öne fırlayabilirdi…

Devam edeceğiz.

***

“Sihirbazın Çırağı” (L’apprenti Sorcier) Paul Dukas tarafından 19. yüzyıl sonlarında Goethe’nin bir şiirinden esinle bestelenmiş senfonik şiirdir. Çırak, ustasından tılsımlı sözcükleri öğrenip birtakım işlere kalkışmıştır. Gelgelelim, işler tersine gitmeye başlar ve acemi ancak fazlaca hevesli çırak tılsımı bozacak sözcükleri unuttuğundan olumsuz gelişmeleri durduramaz. Sonunda ustası yetişir ve işler yoluna girer… 

Bunun gibi AKP de işe ustasından öğrendiği, bu arada “stratejik derinlik” takviyeli tılsımlı sözcüklerle başlamıştır. Başlarda işler rayında gidiyor gibidir; ancak, öyküde olduğu gibi, harekete geçirdiği güçler, boyundan büyük işlere kalkan “çırak” AKP’yi çaresiz bırakacak şekilde kontrol dışına çıkmıştır. Çırak, süreci durduracak tılsımlı sözleri de bilmediğinden, ya olayların akışına kapılıp gidecek ya da ustasının gelip işleri düzene sokmasını bekleyecektir. 

***

Bugünkü durum, aşağı yukarı böyledir… 

Suruç katliamı mı? 

Erken seçimi zorlayacak bir ortam yaratılması için “içerden-iç merkezden” kotarılmış olabileceği gibi, AKP’yi IŞİD’a karşı “kararlı mücadeleye”, Kürt siyaseti/YPG ile belirli yakınlaşmalara ve ABD politikalarıyla olan açıyı kapatmaya davet eden bir kurguya da oturtulabilir. 

İkinci olasılık daha ağır basmaktadır ve “İncirlik adımı” da bunun göstergesi sayılabilir. 

Eğer ikinci olasılık daha ağır basıyorsa, bunun AKP-CHP koalisyonu gibi bir boyutunun da olacağını görmek gerekir.  “Güç odakları” bunu istemektedir ve CHP’nin koalisyondaki varlığının, AKP’ye özgü kimi dış politika “sivriliklerini” törpüleyecek bir araç olarak görüldüğü söylenebilir. 

O zaman, erken seçimi zorlayacak yeni tezgâhlar mı AKP-CHP koalisyonu mu? 

Şu an için iki olasılık eşit ağırlıkta görünmektedir.

Ancak, hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, buradan bir “istikrar”, “normalleşme”, hele hele “liberal restorasyon” çıkmayacağı kesindir…

***

Böyle bir durumda solun görevi ne olmalı? 

Anti-emperyalizm, barış ve dinci gericiliğe karşı mücadele… 

Bu üç başlıktan sadece birini tercih edip oraya yüklenmek elbette doğru olmayacaktır. Emperyalizm, savaş ve dinci gericilik zaten birlikte bir bütün oluşturur; dolayısıyla verilecek karşı mücadelenin de böyle bir bütünlüğe oturması gerekir. 

Ancak, kritik bir noktayı unutmamak koşuluyla: Dinci gericilik, yobazlık söz konusu olduğunda Türkiye’de kritik bir eşik aşılmış, yeni bir dönem açılmıştır. Cumhuriyet’in (birincisi) belirgin özelliklerinden biri, dinci ideoloji-siyaset söz konusu olduğunda “merkezin” uçları kendine çekmesi, uçların Cumhuriyet düzenine şöyle ya da böyle “entegre” merkezlerde eriyip fazla çıkıntılık etmemesi/edememesiydi. Şimdi bu dönem kapanmıştır. Yeni dönemde, bu kez uçlardaki akımların “merkezden” parçalar kopararak güçlenmesi, ciddi bir tehdit oluşturmaya başlaması söz konusudur. 

Bu da şu anlama gelmektedir: Dinci gericiliğe, yobazlığa karşı mücadele, Türkiye solunun amasız fakatsız, mozaik-çoğulculuk edebiyatsız ve de sosyolojik analizsiz gündemi olmalıdır…

Çünkü IŞİD’i, Nusra’sı, El Kaide’si şusu busu, artık Türkiye’nin doğrudan iç gündemidir…  

Son olarak: 

Türkiye solunda Kürt hareketine eleştirinin ötesinde “düşmanlıkla” bakanların, bilinen coğrafyada HDP’nin değil de AKP’nin borusunun ötmesi durumunda neler olabileceğini düşünüp ona göre davranmaları gerekir… 

Bu arada HDP’nin de, 90 yıl öncesinden günümüze projekte edilmiş örneğin bir Şeyh Said’in “radikal demokrasi” mi diyeceğini yoksa doğrudan IŞİD saflarında mı yer alacağını şöyle bir tartması yerinde olacaktır…